14 Şubat 2008 Perşembe

Kurtlar Vadisi Dizi Hilesi (ilginç)


KURTLAR VADİSİ Dizisinin 60. Bölümünde "Pala" karakterli oyuncunun otel odasına baskın düzenleniyor ve yangın söndürme cihazıyla!!! suratına vurulduğu an..

Aslında bu bir yangın söndürme cihazı değil...Kırmızıya boyanmış bir 2.5 litrelik pet şişe.. :)

10 Şubat 2008 Pazar

Golden Gate Köprüsü


Golden Gate Köprüsü (Türkçe:Altın Kapı Köprüsü), Kaliforniya'daki San Francisco Körfezi'nin girişinde, Golden Gate Boğazı üzerinde bir asma köprüdür.
Şu anda, dünyadaki en uzun yedinci asma köprüdür. Köprü uzunluğu 2,73 km., ayaklar arasındaki mesafe 1,28 km.dir, yüksekliği 235 metreyi bulur. Taşıt trafiği için altı şerit vardır. Köprü, San Francisco'yu Marin County'nin kuzey bölgeleri ve daha seyrek bir yerleşim olan Napa ve Sonoma Valley ile birleştirir.

İnşası : Körfeze köprü yapılması fikri 1872 yılına dayanır. Ancak feribot kapasitelerinin sınıra dayandığı 1920'li yıllara kadar o yıllarda yapılan planlara el sürülmedi. Köprünün inşası 5 Ocak 1933-27 Mayıs 1937 tarihleri arasında, tartışmalı baş mühendis Josef B. Strauss'un yönetiminde gerçekleştirildi. İnşaat süresince 11 işçi hayatını kaybetti.
Golden Gate Köprüsü'nün inşasında, zamanın teknik zorluklarının üstesinden gelinmiş ve köprü inşaatıyla ilgili çok sayıda rekor kırılmıştır. Bunlar; en yüksek ayak (227 m.), en uzun (2.332 m.), en kalın halat (92 cm.) ve en büyük sualtı temelleri alanlarındadır. Bu temeller, boğazın çok güçlü akıntılarında yapılmak zorundaydı. Şaşırtıcı olan başka bir şey de, işsizlik ve açlığın yaygın olduğu bir dönemde inşa edilmesi ve 35.000.000 dolar gibi bir paranın harcanmış olmasıdır. Köprü toplam 887.000 ton ağırlığındadır. Sonuncusu som altın olan 600.000 perçin, kulelerin ve kirişlerin putrellerini bir arada tutar. Köprü, 1964'te New York'taki Verrazano Narrows köprüsünün inşasına kadar, dünyanın en uzun asma köprüsü olarak kaldı.

Boya :İlk planlamada gri renge boyanması düşünülürken, Amerikan donanması, gemilerden kolay görünebilmesi için köprünün siyah ve sarı çizgili boyanmasını istiyordu. Bitim aşamasında mimar Edwin Morrow köprüyü kırmızı paslanmazdan koruyucu astar boya ile görünce kararını verdi. Deniz ve gökyüzünden ayrılıp, sahildeki doğayla uyumlu olacağını düşündüğü sıcak turuncu rengi seçti. Bu renk, karayollarında ikaz işaretlerinde de kullanılır ve uluslararası turuncu olarak adlandırılır. Boyanın düzenli olarak yenilenmesi, köprünün bakımındaki başlıca faaliyettir. Boya, çelik aksamı paslanmadan korur. Köprünün düzenli aralıklarla tamamen boyandığına dair yanlış bir inanış mevcuttur. Gerçekte ise köprü, ilk boyandığında kurşun bileşimli astar boya ve paslanmaz koruyucuyla kaplanmış ve ilk 27 yıl gereken yerlerin tamiri dışında tekrar boyanmamıştır. 1965'te paslanma o kadar ilerler ki, boyanın tamamen kazınıp, plastik esaslı inorganik çinko-silikat astar boya ile boyanıp, üzerine de vinil esaslı örtücü cila atılması için bir program başlatılır. 1990 yılında, örtücü cila, zamanın standartlarına uygun akrilik bir emülsiyon ile değiştirilir. Bu yeniden boyama programı 1995'te sonlandırılır. Günümüzde, 38 kişilik bir boyacı kadrosu boyanın aşınan yerlerini tamir etmek

Dünyanın en uzun koprüsü


Akaşi Kaikyo Köprüsü, Japonya'da, Kobe şehri ile Avaci adasını birbirine bağlayan, dünyanın en uzun asma köprüsüdür. 1991 metre uzunluğundadır.
Akaşi Boğazı'nı birbirine bağlama fikri yaşanan bir felaket üstüne ortaya çıkmıştır. 1955'de 100 çocuk taşıyan bir feribotun başka bir feribotla çarpışması ve 168 kişinin ölmesi üzerine köprü inşası için politik baskılar artmış, inşaat 1988'de başlamış ve 10 yıl sürmüştür. Köprü, 5 Nisan 1998 günü trafiğe açılmıştır. Köprü, 1990 metre uzunluğunda yapılmış, 17 Ocak 1995'teki Kobe Depremi'nden sonra 1 metre daha uzatılmıştır.
Akaşi Boğazı, dünyanın en yoğun bir deniz trafiğine sahip (günde 1000 gemi) boğazıdır, üstelik tayfun bölgesinde yer alır, rüzgarın hızı saatte 290 km'ye kadar ulaşır. Bu köprünün inşaasında asma köprü teknolojisi en son sınırına ulaşmıştır.

4 Şubat 2008 Pazartesi

Tarihteki ilginç ölümler-10 (Sakalına takılıp düşerek öldü)


Avusturyalı Hans Steininger 1.4 metrelik sakalı ile meşhur olmuştu. 1567 yılında Steininger, kasabasında çıkan yangına yardıma giderken yanlışlıkla sakalına takılıp düşerek, boynu kırılarak ölmüştü.

Tarihteki ilginç ölümler-9 (Müvekkilini canı pahasına savundu)


Başarılı avukat Clement Vallandigham, 1871 yılında müvekkilinin bir başkasını vurmakla suçlandığı davada, vurulan kişinin kendi kendini vurduğunu ispatlamaya çalışırken yanlışlıkla dolu tabancayı alıp, kendisini vurmuştu. Vallandigham, bu şekilde ölerek müvekkilinin beraat etmesini sağlamıştı.

Tarihteki ilginç ölümler-8 (Rasputin nasıl öldü?..)


1869-1916 yılları arasında yaşayan Rus Grigori Rasputin ölüm konusunda oldukça deneyim kazanmıştı. İlk olarak 10 kişiyi öldürebilecek kadar zehir verilen Rasputin, daha sonra sırtından vurulmuş, ancak tekrar kendine geldiği gelince 3 el daha ateş edilmişti. Rasputin'in hala yaşadığını gören katilleri, bu kez sopalarla onu dövmüş, daha sonra da donmuş bir nehire atmışlardı. Bu noktadan sonra Rasputin'in öldüğü tahmin ediliyor.

Tarihteki ilginç ölümler-7 (Beyzbol topu kafasını kırdı)


Ray Chapman adlı beyzbol oyuncusu, 6 Ağustos 1920'de, New York Yankees'e karşı oynarken hayatını kaybetmişti. Yankees oyuncusu Carl Mays'ın attığı top Chapman'ın kafatasını kırarak, ölümüne sebep olmuştu.

Tarihteki ilginç ölümler-6 (Canlı yayında intihar eden ilk ve tek muhabir)


Christine Chubbuck, canlı televizyon yayını sırasında intihar eden ilk ve tek televizyon muhabiri ünvanına sahip. 15 Temmuz 1974'te, yayının 8. dakikasında Chubbuck çıkardığı tabanca ile kendisini vurarak intihar etmişti.

Tarihteki ilginç ölümler-5 (Şişe mantarı boğazına kaçarak öldü)


Amerikalı oyun yazarı Tennessee Williams, 1983 yılında içki içtiği şişenin tıpasının boğazına kaçmasıyla boğularak ölmüştü.

Tarihteki ilginç ölümler-4 (İnek dışkısına basıp öldü)


1991 yılında, 57 yaşındaki Tayvanlı Yooket Paen, çiftliğinde yürürken bastığı bir inek pisliği yüzünden ayağı kaydı, düşmemek için tutunduğu elektrik kablosundan cereyana kapılarak hayatını kaybetti. Bu trajik olayı komşulara göstermek isteyen 52 yaşındaki kardeşi Yooket Pan, aynı şekilde düşer gibi yapıp, elektrik kablosuna tutununca, aynı şekilde hayatını kaybetti.

Tarihteki ilginç ölümler-3 (Robot tarafından öldürülen ilk insan)


Robert Williams, "bir robot tarafından öldürülen ilk insan" ünvanının sahibi. Williams, 25 Ocak 1979 yılında, Ford fabrikasında çalışırken bozulan bir robot kolunu onarmaya çalışırken, tekrar çalışır hale gelen kolun kafasına vurduğu darbe ile hayatını kaybetti.Robotlar tarafından öldürülen ikinci insan ise Kenji Urada adlı Japon mühendisti. Kenji, Kawasaki fabrikasında, onarmaya çalıştığı bir robotun mekanik kolu tarafından öğütme makinesine itilerek ölmüştü.

Tarihteki ilginç ölümler-2 (100 tane cankurtaranın arasında boğuldu)


1985 yılında, New Orleans'lı cankurtaranlar, hiç kimsenin boğulmadığı sezonu kutlamak için bir parti düzenlediler. Parti sona erdikten sonra, konuklardan 31 yaşındaki Jerome Moody, havuzun dibinde ölü bulundu. Bu duruma "kader"den daha iyi bir açıklama getirilemez herhalde, zira Moody'nin boğulduğu partide görevli olan 4 cankurtaran, partide eğlenenler arasında da 100'ün üzerinde cankurtaran bulunmaktaydı.

Tarihteki ilginç ölümler-1


Tarih boyunca insanlar bir çok inanılmaz sebepten dolayı hayatlarını kaybettiler. Resimde gördüğünüz "kolye", bu ölüm sebeplerinden sadece biri. Hikayesini kısaca özetlemek gerekirse, bu kolye, ucunda patlayıcı maddeyle, bir adamın boynunda duruyordu...


28 Ağustos 2003 günü, bir pizza dağıtıcısı, baston görünümü verilmiş tüfekle banka soymaya kalkıştı. Polis tarafından yakalanan zanlı, Brian Wells, soyguna daha önce pizza bırakmak için gittiği evdekilerin zorlamasıyla kalkıştığını söyledi. Ucunda patlayıcı madde bulunan bir kolye, Wells'in boynuna takılmıştı. Bomba imha uzmanları kolyeye müdahale edemeden önce kolye infilak etti ve Brian Wells'in ölümüne neden oldu. 2007 yılına dek sırrını koruyan bu dava, artık çözüldü. Temmuz 2007'de yetkililer, Wells'in suçuna ortak olan 3 kişi olduğunu açıkladılar. Bunlardan ikisi suçlu bulunurken, diğerleri aleyhinde ifade veren 3. zanlı suçlu bulunmadı. Yapılan açıklamalara göre, Wells, boynuna takılacak bombanın gerçek olmadığını sanıyordu. Son anda bombanın gerçek olduğunu öğrenince vazgeçmeye çalıştı ancak suç ortakları kolyeyi silah zoruyla boynuna taktılar ve sonrasında tanık kalmaması için Wells'in boynundaki kolyeyi uzaktan kumanda ile patlattılar.
Kaynak:

2 Şubat 2008 Cumartesi

UFO(Unidentified Flying Object)


Tanımlanamayan Uçan Nesne (İngilizce Açılımı "Unidentified Flying Object" olan U.F.O.) Tanımlanamayan tüm uçan cisimler tanımlanana kadar U.F.O. olarak adlandırılır. Ayrıca uçan dairelerin henüz var olup olmadığı konusunda ciddi tartışmalar vardır. Büyük bir kesim, varlığı konusunda ısrar ederken, bir başka büyük kesim de böyle bir şey olmadığını; kandırmaca ve aldatmacadan ibaret olduğunu söylemektedir. -Dünya'ya 2. en yakın yıldız yaklaşık 4 ışıkyılı uzaklıktadır. Bu ise ışık hızıyla bile gitsek, ancak 4 yılda ulaşabileceğimizi gösterir. -"Belki de uzaylılar o teknolojiye ulaşmışlardır." Kimi kaçırılmış şahışlar, uzaylıların, insanlar arasında barış ve hoşgörü olmadan, Dünya'lılar ile yakın temasa geçmek istememelerini söylediklerini iddia etmiştir. Bunların yalan mı, doğru mu olduğu henüz bilinememektedir. Uzaylıların olduğuna dair birkaç düşünce:-UFO gördüğünü iddia eden insanların, çok farkı bölgelerde yaşamalarına rağmen anlattıklarının (bazı istisnalar dışında) birbirlerine çok yakın, hatta birebir olması.-Tarih 8 Temmuz 1947, yer A.B.D. William Mac Brazel Çiftliği. Çiftliğin sahibi o gün çiftlik sınırları içine düşmüş olan garip bir cisim ve bu cismin içinde bacağı parçalanmış şekilde ölü bir yaratık görür. Çiftçi olayı hemen askeri yetkililere bildirir. Bu ihbardan hemen sonra New Mexico eyaletinde bulunan Roswell Hava Üssü'nden yapılan "Bir uçan daire ele geçirilmiştir" açıklaması gündeme bomba gibi düşer(Bu açıklama nedeni ile bu olay Roswell Olayı olarak bilinir). Olay yerine gelen askeri ekipler düşen cismi ve cesedi alarak incelemek üzere götürürler ve bir süre sonra Fort Worth Hava Üssü'nden başka bir açıklama gelir "Askeri amaçlı bir araştırma balonunun parçaları, uçan daire parçaları sanılmıştır". Bu iki çelişkili açıklama insanların kafasını karıştırmıştır. O günden sonra bu olay tüm dünyada konuşulmaya ve tartışılmaya başlanır. Daha sonraki yıllarda bu olayda düşen cismin UFO olduğuna dair resim, video ve resmi belgeler ele geçirilse de kesin kanıt bulunamaz.Ama bu kadar büyük bir evrende yalnız olduğumuzu söylemek yanlış bir düşünce olabilir


Kaynak:

Wikipedia Ansiklopedi

500 yıllık mumya tartışma yarattı..




Arjantin'in Salta kenti, tartışmalı bir sergiye evsahipliği yapıyor. İnka döneminde yaşamış bir kız çocuğunun 500 yıllık mumyası, müzede sergilenmeye başladı. İnka soyundan gelenler, atalarına saygısızlık yapıldığını savunuyor.15 yaşında öldüğü tespit edilen 'La Doncella' yani 'küçük hanım', 500 yıl önce kabilesi tarafından tanrılara kurban edilmek için, And dağlarına bırakılmış. Ancak kurban edilemeden, donarak ölmüş. O soğuk, cesedin çürümeden günümüze kadar gelmesini sağlamış. Her gün yüzlerce kişi tarafından mumyayı görmek için akın ediyor. Araştırmacılar genç kızın yanısıra, mumyalaşmış 6 ve 7 yaşındaki iki erkek çocuğunun cesedi de bulmuştu. Ancak bunlar sergilenmiyor.

Binlerce yıl önceye ait taşlarda Açık kalp ameliyatı resimleri

Dünyadaki çözülmeyi bekleyen en büyük bilmecelerden biri, ica taşları olarak bilinen ,Colomb öncesine ait yaklaşık 15.000 adet üzerinde gravürler bulunan bir taş kütüphanesidir.Bu taşlar bir çöl ehri olan Peru’ daki İca şehri yakınlarındaki bir mağarada bulunmuşlardır. İca başkent Lima’ dan 300 km. Uzaklıkta bulunmaktadır.60’ lı yıllarda bir çiftçi Nasca çizgilerinden çok uzakta olmayan bir yerde bir mağarada taşlardan oluşan bir tepe bulduğunu açıklamıştı.Bazıları ise gömülü haldeydi.Çiftçi ilk önce cebinde bir kaç taşla gelmişti.Ancak bir yığın taşla tekrar geri gelmesi pekde uzun sürmedi.Bir zaman taşları turistlere satarak iyi para kazandı.Artık çiftçiyi tanımayan yoktu.Kısa zamanda bir arkeolog ordusu bu mağaraya geldi.Bu arada taşlarla Peru hükümetide ilgilenmeye başladı.Ve Peru’nun yağmacılarla dolu ikinci bir Mısır olmasını istemediler.Çiftçiyle ne tür bir anlaşma yapıldığını kimse bilmiyor ancak, tutuklanmasından ve hapis cezası almasından sonra birden bire sattığı o taşların sahte olduğunu ve onları kendisinin yaptığını belirtti.Bu işi turistlerden para yürütmek için yaptığını ve işlerin buraya kadar varacağını tahmin edemediğini söyledi.1966 yılında Dr. Javier Cabrera, doğum gününde üzerinde çizimler bulunan küçük bir taş hediye aldı.Çizimler ona eski geldi,çünkü taşın üzerinde ilkel bir balık çizimi vardı
Dr. Cabrera çiftçinin en iyi müşterisi olmuştu bu arada. Daha sonra Dr. Cabrera çiftçiyle konuşmaya gitti ve çizimleri nasıl yaptığına ait bir çok soru sordu.Ve bir çok çelişkili cevap aldı.Adam çizimleri kendisinin yaptığını ısrarla söylüyor,ancak bunun ömür boyu hapiste tıkılı kalmaktan korktuğu için söylediği belliydi.Doktor çiftçiden birkaç bin adet taş satın almıştı.Ve bu taşlardan daha kaç tane olduğunu öğrenmek istiyordu.Sanki çiftçi her hafta daha çok taş yapıyordu.Cabrera çiftçi tarafından uyutulduğuna inanmaya başlamıştı.Yani çiftçi taşları kendisi yapıyordu.Çiftçi taşları nasıl imal ettiğini anlatmayı reddediyordu.Doktor bir hesap yaptı.Buna göre çiftçi hergün en az 1 taş hazırlarsa bütün taşları hazırlaması 40 yıl sürecekti.Bu imkansızdı.Dr. Cabrera taşların üzerindeki resimler hakkında cevaplara ulaşmak için hemen işe koyuldu. Taşlar bir çok değişik boyutlardaydı.Bazıları avuç içine sığacak kadar küçük, bazıları ise bir köpek kadar büyüktü.Taşlardaki çizimler kesintiye uğramadan çizilmişlerdi.Yani sanatçı elini kaldırmadan çizmişti.Gravürler taşın orjinal renginden daha açık renkteydiler.Fakat oyuklardaki renkler daha koyuydu.Buda gösteriyor ki taşlar uzun zaman önce kazınmışlardı.Taşlar andesit içermekle birlikte griden siyaha değişen renlerde volkanik özelliklerde gösteriyordu.Bunun yanında çok sert olan bu taş türünü ilkel aletlerle kazımak çok zordur.Almanya’daki bir labaratuar taşlardaki oyukları (kazınan yerleri) inceleyerek ,kazıma işleminin eski bir zamanda yapılmış olduğu sonucuna vardı.Ayrıca taşların bulunduğu bölgede milyonlarca yıl öncesine ait fosil ve kemik kalıntılarına rastlandı
Kil çamurundan yapılma eserleri içinde barındırdıkları organik artıklardan dolayı tarihlendirmek kolaydır ama bu eski taşlar organik madde içermedikleri için tarihlendirilmesi çok zordur. Klasik karbon metodu cisimdeki organik maddeler( bir zamanlar yaşamış olan canlılar) esasına dayanarak bir tarihlendirme yapabilmektedir.Taşın üzerindeki koruyucu siyah tabaka bakterilerden meydana gelmiştir.İyi bir koruyucu tabakanın bu şekline gelmesi için binlerce yıl geçmesi gerekiyor.Kazıma işlemi sırasında bu tabakada kazınmış ve gerçek taşın görünmesine yol açmıştı.Fakat kazınan yerlerde tekrar siyah bir tabaka meydana gelmeye başlamış.Buda gösteriyorki kazıma işlemi çok uzun zaman önce yapılmış.Dr. Cabberas’ın taşlardan oluşan kütüphanesi insan melez ırklarına ait kalıntılar,eski hayvan türleri,kayıp uygarlıklarla ve dünya felaketleriyle ilgili ilgilidir..Bunlar arasında inkalardan kalmış kasklı insan figürleri, kalp ve beyin naklini gösteren gravürlerde vardır.Bazı taşlar hayatı uzatmak ile ilgili genetik kodlarda içermektedir.Kan damarlarının ince hortumlarla betimlenip , doğal enerjiyi üretme ve hücre bölünmesinin tasviride bulunmaktadır.Ayrıca 4 seriden oluşan taşlar üzerinde eski mitleri anlatır gibi ve bilinmeyen anakaralar ( kıtalar ) barındırmaktadır.
Eğer eski batık kıtalar teorisini desteklemek istersek ,araştırmacı ve yazar James Churchward’ın kutsal bir Tibet tabletinde yazılı olan bilinmeyen 2 kıtayıda örnek gösterebiliriz.Kitabının ismi “ KAYIP KITA MU” ve konusu bir zamanlar hint okyonusunda bulunan bir kıtadır.Bu bölge ayrıca kayıp kıta atlantisin eski kitabelerde bahsedildiği yerdir. Kaşif William Niven Yucatan’da bulduğu bir kabartmada Atlantik ve Hint Okyonusunda bulunan dev kara parçalarına raslamıştı.Bunlar Atlantis ve Lemurya olabilirlermi?

Bilimadamları Amerika, Asya ve Afrikanın önceleri bugünkü şekillerinden çok daha farklı olduğu görüşünde hemfikirdirler.Çünkü kıtalar yerdeğiştirmektedirler.Jeologların yardımıyla Dr. Cabrera , Taşlar üzerinde çizilmiş olan kara parçalarının dünyamızın milyonlarca yıl önceki halini gösterdiğini teyit etti.Dr. Cabrera şu sonuca vardı; Gerek zaman, gerek ustalık, gerekse bilgi bakımından taşlardaki bu çizimleri o çiftçinin yapmasına imkan yoktu.11.000 taş satın aldıktan sonra Dr. Cabrera , çiftçinin güvendiği bir arkadaşı olmuştu.Ayrıca çiftçinin, turistleri aldattığını kabul eden bir kağıdı imzalaması karşılığı hapisten çıktığınıda öğrendi.Aksi halde devlet arazisindeki şeyleri satmaktan ömür boyu hapis cezasına çarptırılabilirdi.Dr. Cabrera jeologlarla birlikte taşların üzerindeki garip haritaları incelemeye koyuldu.Bazı köşeler ve kara parçaları tanıdık gibi geliyordu ancak aralarındaki okyanus kısımları garip derecede bugünkünden farklıydı.Bilgisayar analizleri sonucunda jeologlar,bu haritaların, gezegenimizin günümüzden 13 milyon yıl öncesini gösterdikleri sonucuna vardılar.Peru her zaman garip bir ruhsal güce ve her şeyi bilmek isteyen kültürlere sahip olmuştur.Hatta gezegenimizi ziyaret ettikleri iddia edilen “eski astronotlara” ev sahipliği yapmıştır.Peru’nun büyük bir bölümü yüksek bir elektromanyetik alan üzerinde bulunmaktadır.Ufo gözlemleri Peru halkı için gayet sık rastlanan ve normal bir olaydır.Hatta bazıları ise Dünya dışı canlılarla irtibat halinde olduklarını iddia etmektedirler.Bazılarına göre Machu Picchu Ufolar için bir iniş yeridir.




Ica taşları aynen Nasca çizimleri bir sır olarak kalmaya devam etmektedir.Bu bölge yüksek elektromanyetik enerjiye sahiptir.Bu yüzden bir uzay üssü olarak kullanıldığı iddia edilmektedir.Bölge yüksek miktarda demir içerdiği için böyle bir enerjiye sahiptir.İca taşlarını kim yaptı? Göstergeler birazda dünyadışını gösteriyor.Fakat bu konu çözülemeyen sırlar kervanında yol almaya devam edecek gibi.




İca taşlarının gösterdiğine göre, dinozorlar yakın geçmişe kadar yaşamışlardı.Bunun yanı sıra ileri bir uygarlık mevcuttu.Günümüzde bazı bilimsel araştırmalar gösteriyorki, bazı dinozor türlerinin 60 milyon yıl önce soylarının tükenmesine rağmen, bazı türlerin Afrika’nın henüz keşfedilmemiş yağmur ormanlarında yaşamış olma ihtimali var.Buna tek delil, orada yaşamış olan yerli halkın gördüğünü söyledikleri harika yaratıklardır.




Eğer Kongo’daki yağmur ormanlarında daha ayrıntılı bir araştırma yapılırsa, belki daha fazla delil bulunabilir.Ancak, birde düşünün; ya bazı dinozor türlerinin yeteri kadar uzun zaman soylarını sürdürüp insan ırkıyla beraber aynı zaman dilimini paylaştığına dair deliller mevcutsa?Deliller anlatılan hikayelerden dahada ötede.Eğer, eski devirlerde yaşamış insanların taşlara kazıdıkları dinozor resimlerine rastlanırsa ne olur? İyi bir delil olmazmıydı? Ne dersiniz?Bahsi geçen taşlargerçekten var.Bilinen adıyla İca taşları.(Peru- İca şehrinde bulunmuşlardır.) Bu taşların büyüklüğü tenis topundan bir köpek büyüklüğüne kadar değişmektedir.Bu taşlar el ile kazınmış olup, ilkel (tarih öncesi) balıklar, dinozorlar ve görünüşe göre gelişmiş bir teknoloji kullanan yerliler görülmektedir.Sorun ise, bilim adamları bu taşların yaşını belirleyememektedirler.




NEREDEN GELDİLER ?İca taşları ilk olarak bilim dünyasının ilgisini 1966 yılında çekti.Doktor Javier Cabrera doğum gününde üzerinde kazınmış resim bulunan bir taş hediye alır.Kazınmış taş çok eskiye benziyordu.Fakat doktorun daha çok ilgisini çeken şey, taşın üzerine kazınmış olan tarih öncesi bir balık resmiydi.Taşın nereden geldiğini araştırmasıyla, yakında 15 bin taşlık bir koleksiyona sahip olması uzun sürmedi.Beki hediye aldığı ilk taştaki balığın soyunun tükenmiş olduğunu ispatlamak zor.Ancak diğer taşlardaki resimleri tanımlamak çok kolay.Kolaylıkla tanımlanabilen resimler arasında Triceraptos, Stegosaurus, Apatosaurus gibi dinozor türleri ve uçan bir Pterodactylus’un sırtında oturan insan figürleri bulunmaktadır.Ayrıca, insanların dinozor avladıkları sahnelerde bulunmaktadır.Bunun dışında, teleskoplarla gökyüzüne bakan insanlar, açık kalp ameliyatı ve sezeryanla yaptırılan dogum sahneleride göze çarpmaktadır.Bu nasıl olabilir? Bilim, modern insanın 2 milyon yıldan beri varolduğunu ve dinozorların 60 milyon yıl önce yok olduklarını düşünüyor.Şu 3 ihtimalden biri doğru olabilir:Dinozorlar çağında yaşamış insan toplulukları vardı. Dinozorlar, bilimin düşündüğünden daha uzun yaşadılar yeryüzünde. Bu taşlar çok ikna edici bir şakadan ibaret. Taşlar, ilkel aletlerle kazınması çok zor bir mineral olan Andesit içermektedir. Bakteriler tarafından, binlerce yıl süren bir aşamadan sonra meydana getirilmiş doğal bir koruyucu tabaka içermektedirler.Gravürler, bu koyu renkli tabakanın kazınmasıyla yapılmış olup, alttaki daha açık renkteki taş görünr haldedir.Bazı incelemelerin gösterdiğine göre, kazınmış kısımlarda yine bu bakteri işi göze çarpmaktadır.Buda gravürlerin çok eski olduklarına dair bir delildir.Bazı halk bu taşları turistlere satmıştır.Hatta bir çiftçi tutuklanmıştı bu yüzden.O da taşları kendisinin yaptığını söylemişti.Bir çok kişi çiftçinin hapis cezasından kurtulmak için böyle söylediğine inanmaktadır.Çünkü devlete ait bir malı satmanın cezası çok ağır hapis cezası gerektiriyordu.Bu gün görmekteyizki, yöre halkı aynı yöntemle taşları kazımakta ve satmaktadırlar.Fakat önemli bir farkla; kazıdıkları yerdeki koruyucu tabaka kaybolmuştu.Yukarıda belirttiğimiz gibi yerine yenisi gelmemiştir.




TAŞLARIN TARİHLENDİRİLMESİ Maalesef İca taşlarının tarihlenmesi şu an için mümkün değil.Karbon 14 metoduyla tarihleme sadece cismin içerdiği organik maddelerle mümkündür.Taşların tarihlendirilmesi ise, bulunmuş oldukları yöredeki toprak analizleri sonucunda yapılabilir.Taşlar erezyona uğramış bir dere yatağından geliyor olabilir.(Yada bilinmeyen bir mağaradan.Hangisine inanmak size kalmış.)Bu sebeple geldiği yer bilinmediği için toprak analizi yapılıp tarihlendirmek imkansızdır.Taşların anlamı inanılmaz gibi.Hatta ciddi bir inanılmazlık.Eğer gerçekseler, dünya taihini yeniden yazmak gerekecek.GERÇEKMİ ŞAKAMI ?Gelin o 3 ihtimale bir kez daha bakalım.Dinozorlar çağında gelişmiş bir insan ırkı vardı.Bu Dr.Cabrera’nın favori teorisidir.O, taşları, gelişmiş bir insan kültürünün bıraktığına inanıyor.Ona göre, bu taşlardan oluşan kütüphane, o insanların bilgisini yansıtmaktadır.Bunlar ilaçlar, astronomi, tarih öncesi yaratıklar, uzay yolculuğu teknolojisi, taşların anlattığına göre başka gezegenlere kaçışı ( bir dünya felaketine engel olmak için ).Bunu anlamak mümkünmü ?Neden ( teleskop yapabilen , ameliyat bilgisine sahip, başka gezegenlere giebilecek imkana sahip) gelişmiş bir ırk bilgilerini bu tip ilkel bir yöntemle geriye bıraksın? Neden o zaman bazı resimlerde ilkel silahlarla dinozor avlayan insanlar göze çarpmaktadır? Böyle bir topluluğun yaşamış olduğuna dair başka bir kanıt yoktur. Dinozorlar bizim düşündüğümüzden daha uzun süre dünya üzerinde yaşadılar.Bu teori mümkün görünüyor.Ancak şu ana kadar Triceratpos, Stegosaurus yada başka bir çeşit dinozor türünün insanlarla beraber yaşadığını kanıtlayan bir fosil bulunamadı.Bazı yerlerde dinozor ve insan ayak izleri aynı yerlerde bulunmuş olmasına rağmen, bu tartışma henüz bir sonuca ulaşamamıştır. Taşlar ciddi inandırıcılığa sahip bir şakadır.Bu mantıklı bir düşünceye benziyor.Ancak bunada bir delil yok şimdiye kadar.Üstelik koruyucu tabaka meseleside var ortada. Bu konuda ancak bilim, çok derin ve kapsamlı bir araştırma sonucunda bir karara varabilir

ALINTIDIR...

10.000 Yıllık Japon Piramidi..




Prof. Kimura’ya göre bu piramitler kesinlikle insan elinden çıkma yapılardı ve yaşları 10.000 yıl öncesine değin gidiyordu. Bu gerçekten insanlık tarihinin yeniden yazılması demekti 1985 yılı yazında, Yonaguni Jima adası güneyinde dalış yapan balıkadam Kihachiro Aratake 25 metre derinlikte sıradışı bir görüntüyle karşılaştı. Bir yanı 50 metre kadar olan, muntazam kesilmiş kaya bloklar üst üste yükselerek suyun 5 metre altına dek yükselen bir piramid oluşturuyordu. Buluşunu hemen
Okinawa Üniversitesi hocalarından su altı arkeolojisi ve jeoloji uzmanı Profesör Masaaki Kimura’ya bildirdi. Kimura ilk dalışta olağanüstü bir durumla karşılaştığını anlayarak, uluslararası uzmanlardan oluşan bir ekibi durumu incelemeye çağırdı. İncelemeye ilk katılanlar arasında bulunan Dr. Robert Schoch, kısa birkaç dalıştan sonra, bunun dünya tarihini yeniden yazmaya yol açacak bir araştırma olacağını açıkladı. Çevrede geliştirilen incelemeler bu piramidin tek olmadığını ve daha derinlerde benzer yapıların bulunduğunu ve bunların kimilerinin yöre balıkçılarıtarafından uzun süredir bilindiğini ortaya koydu. Bunlardan bir tanesi 200 x 140 metre bir temel üzerinde 26 metre yüksekliğinde bir yapı görünümündeyken bir diğeri bir yanı 100 metreyi geçerek, 25 metreye dek yükseliyordu. Bu araştırmalar sürerken dalgıçlar bu kez, 1990 yılında adanın daha güneyinde, bir yanı 183 metre ve yüksekliği 27,43 metre olan beş basamaklı bir başka piramid buldular. Bu buluştan sonra uzmanlar arasında görüş ayrılıkları ortaya çıktı.




Prof. Kimura’ya göre bunlar kesinlikle insan elinden çıkma yapılardı ve yaşları 10.000 yıl öncesine değin gidiyordu. Bu gerçekten insanlık tarihinin yeniden yazılması demekti. Mısır piramitlerinin ve ünlü Sfenks’in yaşları yaklaşık 5000 yıl olduğu düşünülürse bundan da bir o denli geri gidilmesi ne anlama gelirdi? Daha tutucu görüş ise bunların bu bölgede sık rastlanan büyük depremler sonucu düzenli bir biçimde kırılan tabakaların üst üste gelmesiyle oluşmuş setler olduğudur. Fransız uzmanlar ise bunların doğal oluşumlar olduğu, ancak kimi bölümlerinin insan eliyle biçimlendirildiğini savunuyorlar. Bu görüşe göre büyük buzulların yaklaşık 9000 yıl önce erimesi sonucu yükselen denizler bazı kara parçalarını su altında bırakmışlardı ve Yonaguni Piramitleri de böylelikle ortadan yok olmuştu. Japon takımadalarının yalnızca 90 km. ötesinde yaklaşık 2600 metre derinlikte bulunan bir platonun bundan 50-25 milyon yıl önce, ok yanus yüzünden daha yüksek bir konumda olduğu düşünülürse, bu yer değiştirmenin de kabul edilebilir olduğu anlaşılabilir. Tartışmalar bilimsel platformlarda sürüp giderken, Prof. Kimura ortaya yeni birkaç buluş koydu. Bunlar yaklaşık 7 metre boyunda bir insan başı heykeli, su altındaki duvarın üzerinde bulunmuş hiyeroglifler ve yine su altından çıkan taş yontma aygıtlarıydı.

Son yıllarda, az rastlanan bir durum da olsa, bilimi yanıltmak pahasına sahte bulgular yaratılabiliniyor. Hatta bir süre önce bir Japon sonra da bir Alman arkeologun itirafları ortaya bilim adına ne sahtekârlıklar yapılabileceğini ortaya koymuştu. Bu yeni bulgulardan duyulan kuşkulardan ötürü kimse saygınlığı tartışılmaz olan Prof. Kimura’yı suçlamadı. Bir olasılık, onun da aldatılmış olması... İnsan başını andıran biçim de doğal olarak oluşmuş olabilir ve başka bir yerde bulunan aletler burada bulunmuş gibi gösterilebilir ve hiyeroglifler de son yıllarda yazılmış olabilir diye düşünenler gene de ikna olmuş değiller. Bunların ötesinde henüz gizemi çözülmemiş benzer su altı oluşumları da durumu daha karışık duruma getiriyor. Bunlara örnek olarak da, Taiwan açıklarındaki Hujing su altı kentinin haç biçimindeki duvarları. Bermuda Üçgeni ve Bahama adaları açıklarındaki uzun duvarlar, onları dik olarak kesen yapılar, sokak, liman, köprü parçaları oldukları sanılan çoğu 30 x 30 x 30 cm. boyutlarındaki taş küpler gösteriliyor. Malta adası yakınlarında yeni buluntular da ortaya çıktı. Anlaşılan dünya suları dibinde daha bir sürü keşfedilmeyi bekleyen giz var. Prof. Kimura’nın tezi, konu üzerinde düşünenleri ister istemez kayıp kıta Atlantis ya da Mu Kıtası’na götürüyor. Bu kıtalar gerçekten var olmuşlar mıydı? 1890 yıllarında Hindistan’da görevli İngiliz Albay James Churchward, bir tapınak rahibinden esrarengiz bir yazı elde etti. Uzun çalışmalardan sonra yazıyı sökebilen uzmanlar, burada sözü edilenin eski bir uygarlığa ait bilgiler olup, adının da Mu olduğunu açıkladılar. Bunun üzerine Churchward, konu üzerinde daha derin incelemeler yaptı ve sonunda 1926 yılında “The Lost Continent of Mu” (Kayıp Kıta Mu) ve “The Children of Mu” (Batık Kıtanın Çocukları) adlı yapıtları yazdı. Bundan 75 yıl önce yazılmış ve bugüne dek okuyanları bir masalla karşı karşıya bıraktığı sanılan bu kitaplar acaba bir gerçeği mi savunuyordu?
ALINTIDIR...

Hiyerogliflerdeki Tank figürleri


318.000 yıllık metal parçalar..


Kaynak:

Deprem Bölgeleri Haritası


Resimdende anlaşılacağı üzere Türkiye Fay hatlarının yoğun olarak bulunduğu bir coğrafyada yer alıyor..
Bunların en büyüğü ise Kuzey doğu anadolu fay hattı

Bunları biliyormuydunuz?..


Yılanların duyamadığını

Farelerin kusamadığını

Karıncaların uyumadığını

İstakozların kanının mavi renkte olduğunu

Atların 1 ay ayakta durabileceğini

Kanguruların geri geri yürüyemediğini

Baykuşun mavi rengi görebilen tek kuş olduğunu

insanları sadece dişi sivrisineklerin ısırdığını

En büyük hayvanın Mavi balina olduğunu (33 metre uzunluğa ulaşabildiğini)

Boğaların renk körü olduğunu

Çinde ingilizce konuşanların sayısının ABD den fazla olduğunu


Pagerank nedir?...


Pagerank tam olarak karşılamasa da Tükçeye "Sayfa popülerliği" şeklinde çevrilebilen bir kelimedir..
Google'ın arama motorunda kullandığı sistem olan pagerank seviyesine göre listeleme yapar.Bunu yaparkende "dışarıdan ne kadar çok link alıyorsa o kadar iyidir" mantığı güdülür..
yani bir siteniz varsa ve bunu google eklemişseniz, arama motorlarında ilk sıralarda yer almasını ve bu sayede daha çok ziyaretçi çekmek istiyorsanız siteniz dışardan link almalıdır...

31 Ocak 2008 Perşembe

Uçak Danaya çarptı


141 kişiyi taşıyan uçağın, ülkenin doğusundaki Merauke havaalanına inişinde pistte dolaşan bir danaya çarptığı belirtildi.Endonezya'nın Merpati Nusantada havayolu şirketine ait uçakta yaralanan olmadığı, ancak uçağın sol motorunun hasar gördüğü kaydedildi.Merauke havaalanı yetkilileri, "havaalanının çevresinin tamamen çitlerle kapalı olmadığını ve dananın civardaki köylerin birinden geldiğini" söylediler.
Editörün Notu:
Uçağı bilmem ama Dana'nın akibetini merak etmiyor değilim.:)

Uçak


İnsanlarda, kuşlar gibi uçmak arzusunun başladığı çok eski tarihlerden beri yapılan çeşitli uçma girişimleri bir tarafa bırakılırsa asıl anlamda ilk uçuşlar 20. yüzyılda gerçekleştirildi. Yerçekimi kuvvetini mekanik enerjiyle yenme prensibine dayanan uçaklar kısa zamanda hızla gelişti. Planör, helikopter ve otojir tipi uçuş araçları da uçağın havada kalma prensibine dayanır. Kaldırma kuvveti uçan aracın sahip olduğu mekanik enerji vasıtasıyla kanat denilen kaldırma yüzeylerinde meydana gelir. Balon ve zeplinlerdeyse kaldırma kuvveti, havadan hafif gazların hava içinde yükselmesiyle oluşur.
İlk uçuşlarda ancak saatte 20-25 km, 1935’lerden sonra ise yüzlerce km hızlara çıkılabildi. Uçağın havada kat edebildiği mesafe, yani menzili ve çıkabildiği maksimum yükseklik (irtifa) ilk zamanlarda çok düşüktü. Gelişen teknolojiye paralel olarak menzil yirmi bin km’nin üstüne, irtifa ise on bin metreye kadar çıktı. Bunlara paralel olarak uçakların ağırlığı da süratle arttı. İlk zamanlar kg’la ifâde edilirken artık tonlarla ifade edilmektedir.

29 Ocak 2008 Salı

İlginç Gelenek


KIRIKKALE’nin Karakeçili ilçesinde ilginç bir gelenek uygulanıyor. Damat evi, kız evine kına yakmaya giderken iyi bir horoz alıp, ağzına da sigara tutuşturuyor. Bu ilginç gelenek, son olarak ilçede Mehmet Akif Erel ve Tuğba Aydemir çiftinin düğününde yaşatıldı. Yıllardır uygulanan geleneğe göre, kız evine gidilirken horozun kafası arabanın camından çıkarılıp, kanatları açık olarak götürülüyor. Gelenek gereği horozun ağzında ise yanan bir sigara konuluyor. Düğün sahipleri, yörede horozun liderlik sembolü olduğunu dile getirirken, “Kınaya gelen erkek evinin lideri, ağzında sigaralı horozdur. Bunu kız evine hediye ediyoruz. Kına esnasında kapılar açılmaz. Kına yakılırken gelin elini açmaz ve istediği her şey verilir. Bu gelenek, yüzyıllar boyu yaşayacaktır. Eskiden horozlarımızın ağzında sigara olmazdı, Şimdi o da modernleşti' dedi.

İlginç Köy isimleri


Zonguldak'ta yıllar önce konulan ilginç köy isimleri, eleştiri ve espiri konusu oluyor. Zonguldak merkeze bağlı Gerdek Köyü'nün sakinleri ise isimlerinden yana oldukça dertli olduklarını söyledi. Gerdek Köyü gençleri, "Köyümüzün bu ismi yüzünden zaman zaman sıkıntı yaşıyoruz. Askerde bile arkadaşlarımız bizimle alay ediyor'' diyerek köylerinin adının değiştirilmesi için Valiliğe başvuracaklarını belirtti.Köylerinin adlarından rahatsız olan iki köy, geçtiğimiz günlerde Valiliğe başvurup isimlerini değiştirdi. İl Genel Meclisi'nde alınan kararla Devrek İlçesi'ne bağlı Deliahmetoğlu Köyü'nün adı `Sevinç' olurken, Ereğli İlçesi'ne bağlı Deliler Köyü'nün adı da `Pınarcık' olarak değiştirildi.Zonguldak merkez ve ilçelerine bağlı ilginç köy isimlerinden bazıları şöyle: Tırkızlar, Ölüce, Eteklioğlu, Gerdek, Tohumlar, Keller, Kargalar, Karaevligeriş, Bılık, Tabaklar, Çevlük, Sakallar, Sarımsak, Gebe Köy, Gebeli, Dingiller, Sanadamlar, Bacaklar, Kocabacaklar, Kocalar, Tosunlar, Koçbaşlar, Keloğlu, Çiğebasmazoğlu, Çiller, Tilkiler, Köstebekler, Çakallar, Delihakkı, Delikadı Deliler Köyü (Bozova/Şanlıurfa) Gerdek Köyü (Bozova/Şanlıurfa) Kızlar Köyü (Bozova/Şanlıurfa) Sığırcık Köyü (Bozova/Şanlıurfa) Deliler Köyü (Şereflikoçhisar/Ankara)


ALINTIDIR...

Artvin'in Yusufeli İlçesinde İlginç Olay


Artvin’in Yusufeli ilçesine bağlı Tekkale köyündeki, efsaneye konu olan , Güngörmez mevkisinin sırrı çözüldü. Bu olayla ilgili olarak anlatılan konu; güneş doğduğu zaman su akıyor, güneş batınca su kesiliyor. Tekkale köyü sınırları içerisinde yol yapımı esnasında, kazıcı iş makinasının operatörü yol yapım çalışmaları sırasında toprağın derinliklerine indiği zaman buz tabakalarına rastladı. Bu durum karşısında şaşkınlığının gizleyemeyen operatör: " 25 yıldır bu meslekte çalışıyorum, fakat şimdiye kadar böyle bir durumla karşılaşmadım. Dağ zirvelerinde karşılaşabiliyorduk Fakat böyle düz bir yerde buz tabakasıyla karşılaşmadım. Gündüzleri güneşin etkisiyle eriyen buz tabakaları, eriyip su olarak yeryüzüne çıkıyor. Akşam güneşin batmasıyla birlikti buz tabakaları yine eski haline dönüyor ve sıcaklık olmadığı için erimeyen bu tabakaları katı hale dönüşüyor. Vatandaşlar da olayı, ilginç olarak niteledi. Öte yandan Güngörmez bölgesi, yerli ve yabancı olmak üzere binlerce turistin ilgisini çekiyor.
Kaynak:

Kuru Dut Dalıyla Su Kaynaklarını Buluyor


Manisa'nın Salihli ilçesine bağlı Tekelioğlu köyünde oturan Hasan Kırmaz (50), kuru dut ağacı dalından yaptığı "V" şeklindeki çomakla susuzluktan kırılan Gölmarmara ilçesinin Deynekler köyünde su buldu. Kırmaz, kullandığı yöntem hakkında bilimsel bir açıklama yapılamamasına rağmen bugüne kadar 200'den fazla tarlada suya ulaştı.


Susuz köylerin ve tarla sahiplerinin aradığı isim haline gelen "Çomakçı Hasan" lakaplı Kırmaz, "Amacım insanlara hizmet etmek, onun için hiçbir zaman para talep etmedim. İnsanların mutluluğunu ve sevincini görmek bana büyük bir güç veriyor. Bu yetenek bana Allah'ın bir lütfudur. Bu ilahi lütuf sayesinde, hiç yanılmadan suyun olup olmadığını söyleyebiliyorum. Suyu, kuru duttan yapılan V şeklindeki çomakla buluyorum. Dut çomağıyla tarlayı geziyorum, suyun olduğu yerde çomak havaya kalkıyor. Çok zor zaptediyorum. Sonra çomağa bağladığım çeşitli ağırlıktaki taşları o yerde gezdirerek, havaya kalkmalarına göre suyun debisini de söyleyebiliyorum." dedi.


Deynekler Köyü Muhtarı Halil İğneli ise, "Köyümüzde su çıkmıyordu. Bu sebeple 10 kilometre mesafedeki bir yerden getiriyorduk. Fakat çok pahalıya maloluyordu. Bir gün köyümüze bir yakınını ziyarete gelen Hasan Kırmaz'la tanıştık. Elindeki sopayla çalışma yaptı, burada su olduğunu söyledi. Sondaj sonucu istediğimizden da fazla su çıktı." şeklinde konuştu

Internet uçağa biniyor


Uçak yolcuları, artık elektronik postalarını seyahat ederken de kontrol edebilecek. Amerikan Jetblue Havayolu şirketi, bir uçağında sınırlı internet hizmeti sunmaya başlıyor.

Dünyada artık birçok kişinin iletişim kurmak için elektronik postayı tercih etmeye başlaması, havayollu şirketlerini harekete geçirdi. Amerikan havayolu şirketi Jetblue, 11 Aralık’tan itibaren bir uçağında sınırlı internet hizmeti sunmaya hazırlanıyor.

Hizmet sayesinde Blackberry ve dizüstü bilgisayar kullanıcıları, binlerce metre yüksekteyken Yahoo hesaplarındaki elektronik postalarını kontrol edebilecek ve elektronik posta gönderebilecek.Jetblue’nun hizmeti, internette sörf yapılmasına ya da elektronik postalarla beraber gönderilen dosyaların görülmesine olanak tanımıyor. Ancak, uçağın basın için düzenlenen ilk deneme uçuşunda, internete bağlanmanın yerdeki kadar kolay olmadığı anlaşıldı. İnternete erişim, 20 dakika gecikmeli sağlandı ve bağlantıda zaman zaman kopukluklar yaşandı.Ancak yetkililer, bu aksaklıkların kısa sürede giderileceğini umut ediyor.Bu arada, Jetblue, kısa bir süre sonra tüm filosunda aynı hizmeti sunmayı hedefliyor.Uzmanlar, yakın bir gelecekte tüm uçaklarda internetin tam kapasiteli bir şekilde kullanılmaya başlabileceğini belirtiyorlar.

85 milyon bilinmeyenli denklemi çözdüler


Bilkent Üniversitesi’nde görevli araştırmacılar, 85 milyon bilinmeyen içeren dünyanın en büyük bilişimsel elektromanyetik problemini çözerek bir dünya rekoruna imza attılar.

Önceki rekorda da isimleri bulunan araştırmacıların son çalışmaları, savunma sanayinde radar, uydu ve uzaktan algılama sistemlerinde çok daha ileri teknolojilerin geliştirilmesi aşamalarında da kullanılabilecek.

Çalışma, daha az elektromanyetik dalga yaydığından insan sağlığına daha az zarar verecek cep telefonu, bilgisayar gibi cihazların yapımından, çok hassas tıbbi görüntüleme cihazlarının üretilmesine kadar pek çok alanda yenilikler getirecek.Çalışma, en büyük uluslararası bilimsel ve teknik kuruluş olan Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Enstitüsü’nün (IEEE) yayınladığı dergilerde ve konferanslarda da duyuruldu.Bilgi veren Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Bölümü Öğretim üyesi ve Bilişimsel Elektromanyetik Araştırma Merkezi (BİLCEM) Direktörü Prof. Dr. Levent Gürel, BİLCEM’de doktora öğrencileri Özgür Ergül ve Tahir Malas ile 42 milyon bilinmeyen içeren bilişimsel elektromanyetik problemlerini çözerek geçen yıl kırdıkları dünya rekorunu bu yıl iki katına çıkardıklarını anlattı.Geçen yıl kırdıkları bu rekordan daha önceki rekorun ise 20 milyon bilinmeyeni bulunan bir problemin çözümü olduğunu bildiren Gürel, “Bir yıldan az bir süre içinde BİLCEM’de görevli araştırma grubu olarak, 85 milyon bilinmeyen içeren büyük matris denklemleri çözerek dünya rekorunu iki katına çıkardık. Bu başarımız, en büyük uluslararası bilimsel ve teknik kuruluş olan Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Enstitüsü’nün (IEEE) yayınladığı pek çok dergide ve düzenlediği konferanslarda da ilgili meslektaşlarımıza duyuruldu” dedi.“MÜTEVAZI TEKNOLOJİ, ANCAK GÜÇLÜ YÖNTEMLER...”Milyonlarca bilinmeyen içeren problemlerin çözümü için yüksek bellek ve güçlü işlemciler içeren paralel süper bilgisayarların kullanıldığını dile getiren Gürel, kullandıkları bu bilgisayarlar dünyadaki örnekleriyle karşılaştırıldığında oldukça mütevazı kalmasına rağmen 85 milyon bilinmeyeni bulunan bir denklemi çözebildiklerini söyledi. Gürel, şunları kaydetti:“Merkezimizde 32, 64 ve 128 çekirdekli ve 256-512 GB bellek içeren süper bilgisayarlarımız var. Fakat bu bilgisayarlar, dünyadaki ilk 500, hatta ilk 5 bin bilgisayarın arasına bile girmiyor. Biz dünyanın en büyük ve en güçlü bilgisayarlarını kullanmadan böyle bir dünya rekoru kırdık. Oldukça mütevazı hesaplama kaynaklarıyla dünyanın en büyük matris denklemlerinin çözülmesinin sırrı, geliştirdiğimiz elektromanyetik yöntemler, matematiksel yaklaşımlar ve paralelleştirme algoritmalarıdır.”SAVUNMADA İLERİ TEKNOLOJİLER GELİŞTİRİLECEKProf. Dr. Levent Gürel, milyonlarca bilinmeyeni bulunan problemlerin çözümünün, savunma sanayinde, radarlar, uydu teknolojileri, uzaktan algılama gibi alanlarla tıbbi görüntüleme, optik, nanoteknoloji, metamalzemeler gibi pek çok disipline yarar sağladığını ifade etti.Gerek savunma sanayine, gerekse sivil elektronik endüstrisine yönelik araştırma çalışmalarının, Savunma Sanayi Müsteşarlığı (SSM), ASELSAN, TÜBİTAK ve TÜBA gibi kurumlar tarafından desteklendiğini vurgulayan Gürel, bu alandaki uygulamalarla ilgili şunları söyledi:“Yaptığımız çalışmanın pek çok alanda uygulaması var. Örneğin, uzaktan algılama, uydu teknolojileri, radarlar, nanoteknoloji gibi alanlarda yaptığımız katkılar hem savunma, hem de sivil amaçlara hizmet ediyor. Uçan, yüzen ve karada hareket eden hedeflerin uzaktan algılanmasında, bunların radar izlerinin çıkarılmasında, yüksek çözünürlüklü görüntülerinin elde edilmesinde kullanılacak teknolojik alt yapı, şu an itibariyle hazır.”SA?LIKTA YÜKSEK ÇÖZÜNÜRLÜKLÜ CİHAZLAR ÜRETİLECEKTıp alanına katkıda bulunabilmek için elektromanyetik prensiplerle çalışan çok hassas görüntüleme cihazlarının tasarımına yönelik çalışmalar yaptıklarını dile getiren Gürel, şöyle devam etti:“Bu çalışmalar sayesinde, sadece deri üstünde değil, deri altında bulunan tümörlerin de yüksek çözünürlüklü görüntüleri elde edilecek, gelecekte biyopsi yapmaya gerek kalmadan tanı konabilecektir. Çok büyük elektromanyetik problemlerin çözümünün sağlayacağı bir başka yarar için de cep telefonlarının insan beyni içinde yarattıkları elektromanyetik dalga dağılımının hesaplanması örneği verilebilir. İnsan beyni cep telefonlarının ve baz istasyonlarının yaydığı elektromanyetik dalgalara maruz kalıyor. Bu durumun zararlı olup olmadığı konusunda kesin bir sonuca varılamıyor. Elektromanyetik hesaplama çalışmalarına dayalı tıbbi görüntüleme yöntemleri sayesinde, beynin içindeki milyonlarca noktada elektromanyetik alan düzeyleri hesaplanarak çok yüksek çözünürlüklü görüntüler elde edilebilir. İşte bunu başarabilmek için eskiden çözülemeyen ve hatta dünyanın pek çok yerindeki araştırma merkezlerinde halen çözülemeyen çok büyük problemlerin çözümü gerekiyor.”RİSKİ AZALTAN ANTENLER YAPILACAKCep telefonlarının ve baz istasyonlarının çevreye yaydığı elektromanyetik dalgaların henüz kanıtlanmamış bir risk oluşturduğunu ve bu riskin azaltılması için daha verimli çalışan antenlerin yapılması gerektiğini vurgulayan Gürel, “Böylece, cep telefonları ve baz istasyonları daha az güç kullanarak daha iyi çalışacaklar ve elektromanyetik kirliliği azaltacaklardır. Bu şekilde sağlık riskini azaltma şansımız var. Küçük, hatta görünmeyen ve işlevi yüksek bir antenle bu riskleri azaltmak mümkün. Geliştirdiğimiz simülasyon yöntemlerimizle anten tasarımlarını yapabiliriz” dedi.Cep telefonları ile ilgili çalışmalarına Nokia’nın ilgi gösterdiğini bildiren Gürel, cep telefonları gibi taşınabilir bilgisayar antenlerini de görünmeyecek kadar küçük, ancak çok verimli çalışacak şekilde tasarlayabileceklerini, bu konuya da Vestel, IBM ve Intel gibi firmaların ilgi gösterdiklerini dile getirdi.ABD’de üyesi bulunduğu bir araştırma grubunun da arabalardaki antenler üzerine çalışmalar yürüttüğünü belirten Gürel, bu antenlere de cep telefonlarının bağlanabileceğini, böylece daha kaliteli iletişimin sağlanabileceğini kaydetti. Gürel, yakın gelecekte uydu radyosu ve TV yayınlarının alınabilmesi için bu tür antenlerin kullanılacağını ifade ederek, “Şu an dünyada pek çok firma bunları araçlarına takabilmek için tasarım çalışmaları yapıyorlar. Bu çalışma sonuçlarının Türkiye’ye yakın bir zamanda geleceğini düşünüyoruz. Birkaç yıl sonra araba satın alırken GSM, GPS ve uydu yayınlarına uygun anteni var mı diye bakmaya başlayacağız” dedi.HEDEF 100 MİLYON BİLİNMEYENLİ DENKLEMDoktora öğrencileri Özgür Ergül ve Tahir Malas’la birlikte yürüttükleri çalışmanın bir sonraki amacının 100 milyon bilinmeyenli denklemler çözmek olduğunu kaydeden Prof. Dr. Gürel, “Bu sadece büyük ve yuvarlak bir sayı değil. Geliştirilecek olan bu kabiliyet, bilim dünyasında karşılaşılan büyük, karmaşık ve önemli problemlere çözüm getirecek” dedi.Gürel, bu kabiliyetin öncelikle Türkiye’nin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik olarak kullanılmasının planlandığını vurgulayarak, şunları kaydetti:“Bu bağlamda özellikle özel sektörün BİLCEM’le irtibat kurmasını talep ediyoruz. Özel sektörün bizden isteyebileceği elektromanyetikle ilgili her türlü araştırma çalışmasına şimdiden hazırlıklıyız. Geliştirdiğimiz kabiliyetlerimizi endüstrinin hizmetine sunmaya çalışıyoruz. Çünkü biliyoruz ki, bilimde ilerlemenin, yeni teknolojiler geliştirmenin ve ekonomide kalkınmanın hep birlikte yapılması gerekiyor. Ancak bu şekilde yurt dışından satın almaktan vazgeçemediğimiz cep telefonu, bilgisayar, ilaç, uçak gibi ileri teknoloji ürünlerinin bir kısmını ülkemizde üreterek ekonomimizin güçlenmesini sağlayabiliriz.”

Yapay yaşam yolunda önemli adım


ABD’deki Venter Enstitüsü bilim adamları, ilk yapay organizmanın yaratılmasında önemli ilerleme kaydederek, ilk kez bir bakterinin sentetik genomunu (DNA dizilimi) oluşturmayı başardı.

WASHINGTON - Sonuçları Science dergisinde yer alan araştırmaya katılan bilim adamları, bu DNA yapısının daha önce insan tarafından yaratılmadığını ve söz konusu basit bir organizma da olsa, genetik kodun yeniden yazıldığını belirtti.

Bu buluşun, gelecekte, biyoyakıt üretimi, küresel ısınmayla mücadele ve ilaç üretiminde insanlığa büyük faydası olabileceği belirtiliyor. Daha önce, insanın gen haritasının çıkarılması için çalışmalarda bulunan Craig Enstitüsü’nün Craig Venter’ın da katıldığı araştırmayı yürüten Dan Gibson, yaptığı açıklamada, “Bu, araştırmacılarımız ve bu bilim için çok heyecan verici bir gelişmedir” dedi. Amaçlarının bir hücreye sentetik kromozom yerleştirmek ve ilk yapay organizmayı yaratmaya başlamak olduğunu belirten Gibson, bunun için çalıştıklarını söyledi. Gibson, bu araştırmanın, tamamıyla yapay bir organizmanın yaratılmasının üç aşamasından ikincisi olduğunu kaydetti. İlk aşamada, geçen yıl bir bakterinin DNA dizilimi, bir başka bakteriye başarıyla nakledilmiş ve bu bakteri değişik bir tür haline gelmişti. Son aşamada, Venter Enstitüsü araştırmacıları, ürettikleri “Mycoplasma Genitalium” bakterisinin sentetik genomundan yapay bakteri hücresi üretmeyi deneyecek. Venter Enstitüsü’nün genetik kodunu yazdığını açıkladığı “Mycoplasma Genitalium” bakterisinin basit bir organizma olduğu belirtiliyor. Açıklamaya göre bu bakteri, yaklaşık 580 gene sahip, insanın DNA diziliminde ise yaklaşık 36 bin gen olduğu hatırlatılıyor. Araştırmacılardan Nobel Ödüllü Doktor Hamilton Smith, “Büyük DNA dizilimlerinin yapay olarak yaratılmasının mümkün olduğunu gösterdik. Bu, biyoyakıt üretimi gibi önemli alanlarda yapılacak çalışmaların yolunu açabilir” ifadesini kullandı. Smith, “Yıllar önce bu araştırmaya başladığımızda, başarmanın ne kadar zor olacağını biliyorduk, çünkü balta girmemiş topraklarda macera arıyorduk” diye konuştu. Araştırmacılar, zehirli atıkların biyolojik açıdan zararsız hale getirilmesi ve karbondioksidin depolanmasında kullanılacak yapay organizmaların üretilmesinin de mümkün olduğunu söyledi. Enstitünün Kurucusu Craig Venter, geçen ekim ayında yaptığı açıklamada, laboratuarda bulunan kimyasal malzemelerden sentetik bir kromozom ürettiklerini açıklamış ve “Bu kendi türümüzün tarihinde çok önemli felsefi bir adım. Genetik şifrelerimizi okumaktan bunu yazmaya doğru gidiyoruz” demişti. Tasarım ürünü genlerin iyi uygulanırsa önemli potansiyel yararları bulunduğuna inandığını belirten Venter, bunun uzun vadede önceden düşünülemeyen alternatif enerji kaynağı olarak kullanılabileceğine işaret etmişti. Aşırı karbondiyoksidi soğurabilecek bir bakterinin elde edilebileceğini ve bunun küresel ısınmayla mücadelede kullanılabileceğini ya da tamamen şekerden bütan veya propan gibi yakıtlar üretilebileceğini söyleyen Venter, “Büyük düşüncelerimiz var. Yeni bir yaşam sistemi oluşturmaya çalışıyoruz” diye konuşmuştu.

Çok yakınımızdan bir asteroid geçecek


Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi (NASA) 29 Şubat’ta bir asteroidin Dünya’nın çok yakınından geçeceğini, çarpma tehlikesinin bulunmadığını açıkladı.

WASHINGTON - NASA açıklamasında, 11 Ekim 2007’de NASA’daki bilim adamları tarafından keşfedilen asteroidin 150 ila 610 metre boyundaki asteroid’in gezegenimize 550 bin kilometre yakından geçeceği ve amatörler tarafından (29 Şubat TSİ 07.33’te) açık bir havada teleskopla izlenebileceği kaydedildi.

Açıklamada, “2007 TU24, 2027’den önce bu boyda Dünya’ya bu kadar yakın geçecek tek asteroid olacak” denildi ve Dünya’ya çarpma tehlikesi bulunmadığı ve endişe etmeye gerek olmadığı, tersine gözlem yapmak için bunun çok iyi bir fırsat olduğu kaydedildi.2007 TU24’ün Dünya’nın yakınından geçişi, bir başka asteroidin Mars yakınından geçmesinden bir gün önce gerçekleşecek. NASA, ilk hesaplamalarında, 2005 WD5 adı verilen bu asteroidin Mars’a çarpma olasılığını 25’te bir olarak açıklamıştı.

Erkek serçelerin işi çok zor


Erkek serçelerin dişileri tavlamasının sanıldığı kadar kolay olmadığı, erkeğin, “yakışıklılığının” yanısıra birçok konuda dişiye destek vereceğini kanıtlaması da gerektiği ortaya çıktı.

Yapılan bir araştırma, dişi serçelerin hem “yakışıklı” hem de yuvayla ilgilenebilecek erkek serçeleri tercih ettiğini gösterdi.

Dişi serçenin erkek serçenin yalnızca sesi, renkleri ya da büyüklüğüne kapılmayıp kuluçka ve yavrunun yumurtadan çıkma dönemlerini kendisiyle geçirebilecek, yani yuvayı dış etkenlerden koruyabilecek erkek serçeleri seçmesi kuşbilimcileri şaşırttı. Yiyeceğin az olduğu dönemlerde, dişi serçenin tercihini, böcekleri daha kolay yakalayabilen büyük gagalı ya da yuva yere yakın olduğunda düşmanları korkutabilecek özelliğe sahip erkekten kullandığı görüldü.Yapılan araştırma, dişi serçelerin erkeklerden istediği ölçütlerin çevresel koşullara göre değiştiğini de ortaya koydu.Bugüne dek dişi serçelerin, en gösterişli ve sesini en çok duyuran erkeğin peşine düştükleri sanılıyordu. Konuya ilişkin makale, Fransız bilim dergisi “Science et Avenir”de yer alıyor.

Mikropkaya yaşamın en eski kanıtı


Bilim adamları, 2,7 milyar yaşındaki kayalarda mikroorganizma izleri tespit ederek, en eski mikrobiyolojik izlerin milyarlarca yıl öncesine uzandığını doğruladılar.

PARİS - Paris’teki Küresel Fizik Enstitüsü mensuplarının İngiliz Nature Geoscience dergisinde yayınladıkları araştırmada, Avustralya’daki fosilleşmiş canlı kalıntılarından oluşan ve “stromatolit” adı verilen kayalar üzerinde yapılan keşfin, mikropların bu eski kaya oluşumlarındaki “aracılığının resmi kanıtı” olduğu belirtildi.

Avustralyalı ve Kanadalı bilim adamları da 2006’da, 3,4 milyar yaşında stromatolitler keşfetmiş ve bunların kökenlerinin mikroplara değgin olduğu sonucuna ulaşmışlardı. Stromatolitler, bakterilerin çıkardığı karbondioksitle çamur tortularının katmanlaşarak birikmesiyle oluşuyor.Fransız araştırmacıların bilimsel makalelerine göre, bilim dünyasının büyük bölümü, son yıllarda yapılan araştırmalar ışığında, stromatolit fosillerin, bugünkü çevresel koşullarda olduğu gibi, “fotosentetik mikroorganizmaların faaliyeti” sonucu oluştuklarını düşünüyor.Araştırmacılar, Avustralya’nın Tumbiana bölgesindeki kayalarda, “aragon nanokristalleri içeren organik minik kabarcıklar” keşfettiklerini ve bunları analiz ettiklerini belirterek, bugünkü bakterilerin kökeninin, mikroorganizmaların ölümünden sonra çabucak kalsite dönüşen, son derece değişken kalsiyum karbonatın çokbiçimli hali olan aragonit çökeltisi olduğuna dikkat çektiler.Bilim çevreleri, Dünya üzerindeki ilk yaşam belirtisinin ve bunun biçiminin tarihlendirilmesinin, Mars gibi diğer gezegenlerdeki olası yaşam izlerinin araştırılması için özellikle önemli olduğuna işaret ediyor

Mercan resifleri yokolma tehdidi altında


UNESCO, mercan resiflerinin, başta Karaipler’de olmak üzere, küresel ısınma, kasırgalar ve insan faaliyetlerine bağlı nedenlerden dolayı yokolma tehdidi altında olduğu uyarısında bulundu.

PARİS - UNESCO, yayımladığı bildiride, “mercan resiflerinin hassas ekosistemler olduğunu ve şu anki tahminlere göre ekonomik kalkınma ve iklimin etkilerinin dünyadaki mercan resiflerinin yaklaşık 3’te 2’sini önemli ölçüde tehdit ettiği” vurgulandı ve “özellikle mercanların beyazlaşmasının dünyanın ısınmasının bir sonucu olduğuna” dikkat çekildi.
Bilimsel bir rapora dayanılan bildiride, 2005 yılının, Karaipler’de birçok insanın geçim kaynağı olan ve kıyıların korunmasına, turizme ve yenilenebilir kaynaklara katkı sağlayan mercan resfileri açısından en kötü yıl olduğu belirtildi. Ölçümlerin başladığı 1880 yılından beri en sıcak yıl olan ve yıl içinde 13’ü kasırga olmak üzere 26 büyük fırtınanın meydana geldiği 2005’te çok önemli ölçüdeki beyazlama yüzünden büyük oranda mercan kaybının olduğu, bu oranın Cayman Adaları, Jamaika, Küba ve Fransız Antilleri gibi birçok adada yüzde 95 olduğu kaydedildi.UNESCO, dünya çapında yaklaşık 500 milyon insanın, geçimini sağlamak, kıyıların korunması, yenilenebilir kaynaklar ve turizm için sağlıklı durumdaki mercan resiflerine bağlı olduklarını ve dünyanın en yoksul ülkelerinden yaklaşık 30 milyon insanın beslenmeleri için tamamıyla mercan resiflerine bağlı olduklarını bildirdi
UNESCO Uluslararası Denizbilim Komisyonu’nun sponsor olduğu ve 80 bilim insanı ve mercan resiflerinden sorumlu kişiler tarafından hazırlanan raporda, dünyadaki resiflerde mercanların canlı kalmasını sağlamanın tek yolunun, sera etkisi yaratan gazların salımını ciddi ölçüde azaltarak küresel ısınmayı kontrol altına almak ve kirlilik, avlanma ve kıyı kesimlerinin zarar verici biçimde gelişimi gibi etkenleri titizlikle ele almak olduğu ifade edildi

28 Ocak 2008 Pazartesi

Mors Alfabesi



Mors Alfabesi

İlk Cep Telefonu


Dünya’ da ilk piyasaya sürülen cep telefonu bakınca, ne kadar geliştiğimizin farkına varabiliyoruz. Resimdeki telefon Motorola DynaTAC 8000X . Ölçüleri 13 x 1.75 x 3.5″. Bu tuğla büyükülüğündeki telefona 1983 yılında sahip olmak isteseydiniz 3.995 $’ ı gözden çıkarmanız gerekecekti, şimdi ise bu telefona çok komik bir rakama ulaşmak mümkün.Türkiyede ise ilk cep telefonu görüşmesi 23 şubat 1994 tarihinde dönemin başbakanı tansu çiller’in cumhurbaşkanı süleyman demirel’i araması ile gerçekleşmiştir.


Alıntıdır...

İlginç Buluşlar - Renk değiştiren masa



Masanın özelliği neyin üzerine koyarsanız onun rengini almasıdır..

Bilgisayar


Bilgisayar tanımının esnekliği ve zaman içerisindeki değişim süreci dolayısıyla ilk bilgisayarı saptamak güçtür. Geçmişte bilgisayar olarak bilinen birçok aygıt günümüz ölçütlerine göre bu tanımı hak etmemektedirler.
Başlangıçta bilgisayar sözcüğü hesaplama sürecini kolaylaştıran nesnelere verilen bir ad konumundaydı. Bu ilk dönemin bilgisayar örnekleri arasında sayı boncuğu (abaküs) ve AntiKitira Makinesi (M.Ö. 150-100) sayılabilir. Yüzyıllar sonra, Ortaçağ sonundaki yeni bilimsel keşifler ışığında, Avrupalı mühendisler tarafından geliştirilen bir dizi makinesel hesaplama aygıtlarının ilki ise, Wilhelm Schickard'a (1623) aittir.
Ancak, programlanabilir (veya kurulabilir) olmamaları nedeniyle bu aygıtların hiçbiri günümüz bilgisayar tanımına uymamaktadır. 1801 yılında Joseph Marie Jacquard'ın dokuma tezgâhındaki işlemi otomatikleştirmek adına ürettiği delikli kartlar ise bilgisayarların gelişme sürecindeki, kısıtlı da olsa, ilk programlanabilme (kurulabilme) izlerinden sayılır. Kullanıcının sağladığı bu kartlar sayesinde, dokuma tezgâhı kart üzerindeki delikler ile tarif edilen çizime işleyişini uyarlayabiliyordu.

Вir delikli kart
1837 yılında Charles Babbage, adını Analytical Engine (Çözümlemeli veya analitik makine) koyduğu, ilk tam programlanabilir makinesel bilgisayarı kavramsallaştırıp tasarladı. Ancak parasal nedenler ve üzerindeki çalışmalarının sonlanamaması nedeniyle bu makineyi geliştirmedi.
Delikli kartların ilk büyük ölçekli kullanımı ise Herman Hollerith tarafından, 1890 yılında muhasebe işlemlerinde kullanılmak üzere tasarlanan hesap makinesidir. Hollerith'in o dönemde bağlı olduğu işletme ise sonraki yıllarda küresel bilgisayar devine dönüşecek IBM'dir. 19. yüzyılın sonlarına varıldığında, gelecek yıllarda bilişim donanım ve kuramlarının gelişimine büyük katkıda bulunacak uygulayımlar (teknolojiler) ortaya çıkmaya başlamıştılar: delikli kartlar, Boole cebiri, boşluk tüpleri ve teletip aygıtları.
20. yüzyılın ilk yarısında ise, birçok bilimsel gereksinim, gittikçe karmaşıklaşan örneksel (analog) bilgisayarlar ile giderildiler. Ancak günümüz bilgisayarlarının yanılmazlık düzeyinden hâlâ uzaktılar.
1930'lar ve 1940'lar boyunca bilgisayar uygulayımı gelişmeye devam etti, ve sayısal elektronik bilgisayarın ortaya çıkışı ancak elektronik devrelerinin buluşundan (1937) sonra gerçekleşebildi. Bu dönemin önemli çalışmaları arasında aşağıdakiler sayılabilir:

EDSAC, von Neumann mimarisini uygulayan ilk bilgisayarlardandır.
Konrad Zuse'nin "Z makineleri". Z3 (1941) ikili sayı tabanına dayalı işleyip, gerçel sayılar ile işlem yapabilen ilk makinedir. 1998 yılında Z3'ün Turing uyumlu olduğu kanıtlanmış ve böylece ilk bilgisayar unvanını edinmiştir.
Atanasoff-Berry Bilgisayarı (1941) boşluk tüplerine dayalı olup, ikili sayı tabanının yanı sıra, sığaç tabanlı bellek donanımına sahipti.
İngiliz yapımı Colossus Bilgisayarı (1944), kısıtlı programlanabilirliğine (kurulabilirliğine) karşın, binlerce tüp kullanımının yeterince güvenilir bir sonuç verebileceğini göstermiştir. 2. Dünya Savaşı'nda Alman silahlı kuvvetlerinin gizli iletişimlerini çözümlemek için kullanılmıştır.
Harvard Mark I (1944), kısıtlı kurulabilirliğe sahip bir bilgisayar.
ABD Ordusu tarafından geliştirilen ENIAC (1946), onluk sayı tabanına dayalı olup ilk genel kullanım amaçlı eletronik bilgisayar unvanına sahiptir.
ENIAC'ın olumsuz yanlarını saptayan geliştiricileri, daha esnek ve zarif bir çözüm üzerinde çalışıp, artık saklı program mimarisi veya daha çok von Neumann mimarisi olarak tanınan tasarımı önerdiler. Bu tasarımdan ilk olarak John von Neumann (1945) yılında gerçekleştirdiği bir yayında söz etmesinden sonra, bu mimariye dayalı olarak geliştirilen bilgisayarlardan ilki İngiltere'de tamamlandı (SSEM). Aynı mimariye bir yıl sonra kavuşan ENIAC'a ise EDVAC adı verildi.
Günümüz bilgisayarlarının neredeyse tamamının bu mimariye uyumlu duruma gelmesi ile bilgisayar sözcüğünün tanımı olarak da kullanılmaktadır. Dolayısı ile bu tanıma göre geçmişteki aygıtlar bilgisayar olarak sayılmasalar da, tarihsel bağlamda yine de o biçimde anılmaktadırlar. Her ne kadar 1940'lardan bu yana bilgisayar uygulayımı köklü değişiklikler geçirmiş olsa da, çoğunluğu von Neumann mimarisine sadık kalmıştır.

Mikroişlemci von Neumann mimarisinin temel öğelerindendir.
Boşluk tüpüne dayalı bilgisayarlar 1950'ler boyunca kullanımda kaldıktan sonra, 1960'larda daha hızlı ve ucuz olan geçirgeç (transistör) tabanlı bilgisayarlar yaygınlık kazandı. Bu etkenlerin sonucunda bilgisayarların daha önce görülmemiş bir düzeyde toplu üretimine geçirildi. 1970'lere varıldığında tümleşik devre uygulayımı ve Intel 4004 gibi mikroişlemcilerin geliştirilmesi sayesinde bir kez daha büyük bir başarım ve güvenilirlik artışının yanı sıra, maliyet düşüşü de yaşandı. 1980'lerde artık bilgisayarlar, çamaşır makinesi gibi günlük hayat kullanımındaki birçok makinesel aygıtın denetleyici donanımlarındaki yerlerini almaya başlamışlardı. Yine aynı dönemde, kişisel bilgisayarlar yaygınlık kazanıyorlardı. Son olarak 1990'lardaki Internet'in gelişimi ile de bilgisayarlar artık televizyon ve telefon gibi alışılmış birer aygıt hâline gelmişlerdir.

Mikroişlemciler


Mikroişlemci, (bazen kısaltma olarak µP kullanılır) ana işlem biriminin (CPU) fonksiyonlarını tek bir yarı iletken tümleşik devrede (IC) birleştiren programlanabilir bir sayısal elektronik bileşendir. Mikroişlemci, ana işlem birimindeki kelime boyutunun (word size) 32 bit ten 4 bit e düşürülmesiyle doğmuştur. Böylece, ana işlem biriminin mantıksal devrelerinin transistörleri tek bir parçaya sığdırılabilmiştir. Bir veya daha çok mikroişlemci, tipik olarak bir bilgisayar sisteminde, gömülü sistemde ya da bir mobil cihazda ana işlem birimi olarak görev yapmaktadır.
1970’lerin ortalarından itibaren mikroişlemciler, mikrobilgisayarların doğuşunu mümkün kılmıştır. Bundan önce, tipik olarak elektronik ana işlem birimleri, sadece birkaç transistöre eşdeğer büyük, ayrık anahtarlama (switching) aygıtları (daha sonra small-scale tümelşik devreler) kullanılarak yapılıyordu. İşlemciyi, bir ya da birkaç large-scale tümleşik devre (binlerce veya milyonlarca ayrık transistörün eşdeğeri) içine gömmekle işlemci gücü fiyatı büyük ölçüde düşürüldü. 1970’lerin ortalarında tümleşik devrelerin doğuşuyla mikroişlemci, diğer bütün türleri değiştirip, ana işlem biriminin yapımında en yaygın yol oldu.
Performansın yıllar boyu sürekli artışı söz konusu olunca, mikroişlemcilerin evrimi Moore Kanunu’na uyar. Bu kanun bir tümleşik devrenin karmaşıklığının, en düşük bileşen maliyetine göre her 24 ayda iki katına çıktığını söyler. Bu görüşün doğruluğu 1970’lerin başından beri kanıtlanmıştır. Hesap makineleri için sürücü olarak başladıkları alçakgönüllü yolculukta, güçlerindeki sürekli artış, mikroişlemcilerin diğer bilgisayar biçimleri arasında dominant olmasını sağladı. Günümüzde, en büyük ana bilgisayarlardan, en küçük el bilgisayarlarına kadar her sistem çekirdeğinde mikroişlemci kullanılmaktadır.

McNaught Kuyrukluyıldızı


McNaught (C/2006 P1) Kuyrukluyıldızı, Güneş'e yaklaşırken, gözlemcileri şaşırtarak beklenmedik şekilde parlaklaştı. Kuyrukluyıldız, 9-12 Ocak 2007 tarihleri arasında gözlem için en iyi durumda olacak. Ne var ki, Güneş'e yakın görünür konumda olması, gözlem süresini çok kısalttığı gibi, ufkun açık havanın temiz olmaması durumunda henüz alacakaranlık bitmeden batan kuyrukluyıldızın görülmesini zorlaştıracak.
Kuyrukluyıldız, 12 Ocak'ta Güneş'e en yakın konumuna ulaşacak ve bu tarihten sonra kuzey yarıküreden görülmesi iyice zorlaşacak.
Kuyrukluyıldızı görebilmek için, Güneş battıktan yaklaşık 20 dakika sonra batı-güneybatı ufku üzerine bakmak gerekiyor. Hava henüz kararmamış olacağından, kuyrukluyıldızı bulmak için bir dürbünün büyük yararı olacaktır.
McNaught kuyrukluyıldızı, 1997'de gözlenen Hale-Bopp'tan sonra en iyi görünen kuyrukluyıldız. Bunun yanı sıra, son 30 yılın en parlak kuyrukluyıldızı.

27 Ocak 2008 Pazar

Japonlar 'ultra HD’ yayına geçti!


Türkiye’de yeni bir sistem olarak tanıtılan yüksek çözünürlükte (HD) TV yayınları yerini ultra HD’ye bırakma hazırlığında. Bu son teknoloji, HD yayınlardaki görüntü kalitesini 16’ya katlıyor

Japonya’da 1980’li yıllarla birlikte kullanılmaya başlanan, 2000’lerin başında ABD ve Avrupa ülkelerinde hizmet olarak sunulan, Türkiye’de ise son dönemde birkaç kanalda denemeleri yapılan yüksek çözünürlükte (HD - High Definition) yayınlar konusunda Japonya’da önemli bir adım atıldı. HD yayınları farklı bir boyuta taşıyacak olan yeni bir yayın formatı geliştirildi. “Super Hi-Vision” ya da “ultra HD” olarak adlandırılan bu sistem, HD yayın kalitesinden 16 kat daha fazla çözünürlüğü destekliyor. HD yayınlar 1920x1080 çözünürlük seviyesinde, yeni yayın formatı ise 7680x4320 piksel çözünürlükte bulunuyor.
Dev ekran istiyorJapon devlet televizyonu NHK’nin Ar-Ge labaratuvarlarında tasarlanan yeni nesil yayın formatının 2015 yılında standart olarak ülkede kullanılmaya başlaması planlanıyor. HD yayınlar konusunda öncülük yapan Japonya’da şu anda onlarca televizyon kanalı bu format üzerinden yüksek kalitede TV yayınını abonelerine ulaştırıyor. 7680x4320 gibi oldukça yüksek seviyedeki çözünürlüğün sunulması için oldukça büyük ekranlara ihtiyaç duyuluyor. En azından 60 inç (150 ekran) boyutunda verimli olarak çalıştığı görülen bu yayın formatı daha geniş ekranlarda hatta konser, stadyum gibi açık alanlarda da kullanılabilecek. Bu yeni sistem, labaratuvarda 500 inç’lik ekranda test ediliyor. Devlet tarafından fonla desteklenen bu projenin deneme yayınları Japonya’daki bir tiyartoda kurulan televizyonda da halka açık olarak yapılıyor.
Kapasite canavarı!Bu yayın standardı 22.2 çok kanallı surround ses sistemiyle uyumlu. Oldukça büyük dosya kapasitelerini de beraberinde getiren ultra HD yayınlarda, 18 dakikalık bir görüntünün aktarılıp depolanması için 3.5 terabit boyutunda bir alan gerekiyor.

'Giyilebilir ekran'la Terminatör görüşü


ABD'li uzmanların geliştirdiği, göze takılan bir lensle film izlemek, borsayı takip etmek, elektronik postaları okuyup haritaya bakmak mümkün olacak

ABD'DE Washington Üniversitesi uzmanlarının geliştirdiği bir elektronik kontakt lens, kullanıcısının sadece çevresini daha iyi görmesini değil, internet bağlantısı sayesinde haritaya bakmasını, film izlemesini ve anlık borsa endeksini takip etmesini de mümkün kılacak. Esnek bir plastikten yapılan lensin, özellikle araç sürücüleri ile uçak pilotlarına kolaylık sağlayacağı sanılıyor."GİYİLEBİLİR ekran" denilen lensin, üzerindeki bir anten sayesinde çalışması için gerekli enerji ve bilgiyi radyo dalgaları yoluyla aldığı kaydediliyor. İnternetten aldığı görüntüleri "ekrana" yansıtan lens, yarı saydam niteliğiyle kullanıcısının etrafını seyretmesine de imkân veriyor. Uzmanlar, cihaza "yakınlaştırma-uzaklaştırma" özelliğini de eklemeye çalışıyor.

Bilim adamları, güvenli Ebola virüsü üretti

ABD’li bilim adamları, aşı geliştirmek ya da tedavi amaçlı kullanmak üzere, öldürücü Ebola virüsünün zararsız halini geliştirdi
ANKARA - ABD’de yayımlanan “Ulusal Bilimler Akademisi Tutanakları” adlı dergide çıkan yazıda bilim adamları, Ebola virüsünden alınan tek bir genin virüsün kopyalanıp çoğalmasını engellediğini duyurdu.
Madison’daki Wisconsin Üniversitesi’nden bilim adamları, Ebola’nın 8 geninden VP30 adı verilen tek bir geninin çıkarılmasıyla, virüsün kendisini kopyalayıp çoğaltamadığını açıkladı. Araştırmada, virüsün bulaşmadan çoğaltılabilmesi için de maymun böbreği hücrelerinden yararlanıldığı kaydedildi.Araştırmacılardan Yoshihiro Kawaoka, değiştirilmiş virüsün normal hücrelerde büyümediğini, bu sistemin ilaç ve aşı geliştirmede kullanılabileceğini söyledi.Araştırma, yine de bütün bilim adamlarını ikna etmiş değil. Texas Üniversitesi Sağlık Bilimleri Merkezi’nden Profesör Susan Fisher-Hoch, değiştirilmiş virüsün zararsız olabileceğini söyleyebilmek için daha fazla kanıt gerektiğini savunuyor.Normalde, Ebola virüsü bulaştığında yüzde 80 oranında öldürücü oluyor. Ebolanın yer aldığı her türlü çalışma için “4. biyogüvenlik düzeyi” (BSL4) gerekiyor. Araştırmacılar, yalıtılmış ve dışarıya göre düşük basınçlı bir odada, hava destekli biyogüvenlik giysileri giyiyor. Bu da küçük ölçekli bir araştırmayı bile oldukça zahmetli bir hale sokuyor.

IBM’den nanoteknoloji alanında yeni buluşlar


IBM, 20 yıl önce taramalı tünel mikroskobunu (scanning tunneling microscope-STM) keşfederek önemli bir gelişme sağladığı nanoteknoloji alanında geçtiğimiz haftalar içinde üç buluş gerçekleştirdi

İSTANBUL - IBM Türkiye’den yapılan açıklamaya göre, buluşlardan ilki, verilerin doğrudan atoma yüklenmesini mümkün kılabilecek bir sisteme ilişkin olarak geliştirildi

IBM araştırmacılarının geliştirdiği tek bir atomun manyetik anizotropisini ölçebilen yöntem sayesinde, araştırmanın sonuçlanmasını takiben verilerin atomlara yüklenebilmesi sağlanabilecek.Verilen bilgiye göre, bu buluş sayesinde yeni nesil veri depolama üniteleri sadece birkaç atom ya da molekülden oluşabilecek ve ultra küçük boyutlarda cihazlar üretilebilecek.Verilerin atomlarda depolanabilmesi, 30 bin adet uzun metrajlı filmin ya da YouTube’nin tüm video arşivinin ipod büyüklüğündeki bir cihaza sığabilmesini mümkün kılacak.IBM araştırmacılarının geliştirdiği ikinci nanoteknoloji buluşuna göre ise mikro işlemcilerin performansını belirleyen transistörler moleküler boyuta küçültülebiliyor ve bu da, bir naphthalocyanin molekülü içinde kullanılan iki hidrojen atomunun, transistörlerin yerine getirdiği elektrik devresi görevini üstlenmesiyle mümkün oluyor.Araştırma sonuçlarının ticari bir ürüne dönüşmesi için uzun süreye ihtiyaç bulunmakla birlikte, teorik düzeyde, transistörlerin moleküler şalterlerle değiştirilmesi, gelecekteki standart bir PC’nin, günümüzdeki en hızlı süper bilgisayarın hızında çalışabilmesi anlamına geliyor.Ayrıca bilgisayarların çok daha az yer kaplamasına imkan tanıyacak yeni teknoloji sayesinde, yerden ve enerjiden daha fazla tasarruf sağlanmasının da önü açılıyor.IBM laboratuvarlarında geliştirilen son nanoteknoloji buluşu ise nano ölçekte baskılamada yeni bir teknik ile 60 nano metreden küçük taneciklerin baskılanmasına olanak veriyor.Bu teknik ile biyomedikal çalışmalarda, kanser hücrelerinin tespit edilmesi ve işaretlenmesi gibi yeni imkanlar yaratıldığı gibi, metal, polimer, yarı iletken ya da oksit gibi maddelerin tek bir yüzey üzerine uygulanması da daha kolay hale gelecek ve bu sayede, atom boyutlarında yeni nesil yongaların kullanımı mümkün olacak.

ilginçi elbise


Bu elbise tam 444 adet elektronik devreler ihtiva eden plaketten yapılmış. Gün boyu güneş ışığı ile şarj olan elbise, geceleyin ise değişik renk ve şekillerde ışımaya başlıyor. Üstelik bu ışık oyunları bir bilgisayarla değiştiriliyor.

İnternete Bağlanabilen Şemsiye







Japonlar teknolojide dur durak bilmiyor. Bu kez sıra şemsiyelere geldi. İnternete bağlanabilme özelliğine sahip olan bu şemsiye wireless yani kablosuz internet sistemiyle çalışıyor. Yağmurlu bir günde dışardasınız ve canınız o anda internete bağlanmak istedi. Artık çoğu semtlerde kablosuz (wireless) internet bağlantısını olduğunu biliyorsunuz. Ancak yanınızda şemsiyenizden başka bişey yok. İşte burda devreye "Pileus" giriyor. Görüntü şemsiyenin iç kısmına yansıyarak internete bağlanabiliyor, video oynatabiliyor yada fotoğraf gösterebiliyorsunuz. Ancak üzülerek söylemeliyiz ki "Pileus" adı verilen bu şemsiye henüz şatışa çıkmadı.

USB Kol Saati







Gembird F-Watch FW2-2048MB (2Gb) USB2.0, Siyah Okuma hızı 2000kb/saniye, Yazma hızı 1250kb/Saniye USB 2.0, Su geçirmez, 98SE, XP, Me, Mac ve Linux destekli, diğer USB cihazlar gibi windows 2000'de kullanırken dikkat edin.

26 Ocak 2008 Cumartesi

Yapıştırıcılar nasıl yapıştırıyor?


Yapıştırıcıların sağladığı yapışmaolayı aslında kimyasal bir reaksiyondan başkabir şey değildir. Günümüzde imalatçılaryapıştırıcıları sentetik malzemelerkullanarak yaparlar. Yapışma olayında benzerveya ayrı malzemeden iki madde, bir de yapışkangerekir. Burada en önemli görev yapıştırıcıdadır.Yapıştırıcının moleküllerinin diğer ikimadde molekülleri ile birleşme eğilimi gösterirbir yapıda olması gerekmektedir.

tracker

Technorati

Add to Technorati Favorites