31 Ocak 2008 Perşembe

Uçak Danaya çarptı


141 kişiyi taşıyan uçağın, ülkenin doğusundaki Merauke havaalanına inişinde pistte dolaşan bir danaya çarptığı belirtildi.Endonezya'nın Merpati Nusantada havayolu şirketine ait uçakta yaralanan olmadığı, ancak uçağın sol motorunun hasar gördüğü kaydedildi.Merauke havaalanı yetkilileri, "havaalanının çevresinin tamamen çitlerle kapalı olmadığını ve dananın civardaki köylerin birinden geldiğini" söylediler.
Editörün Notu:
Uçağı bilmem ama Dana'nın akibetini merak etmiyor değilim.:)

Uçak


İnsanlarda, kuşlar gibi uçmak arzusunun başladığı çok eski tarihlerden beri yapılan çeşitli uçma girişimleri bir tarafa bırakılırsa asıl anlamda ilk uçuşlar 20. yüzyılda gerçekleştirildi. Yerçekimi kuvvetini mekanik enerjiyle yenme prensibine dayanan uçaklar kısa zamanda hızla gelişti. Planör, helikopter ve otojir tipi uçuş araçları da uçağın havada kalma prensibine dayanır. Kaldırma kuvveti uçan aracın sahip olduğu mekanik enerji vasıtasıyla kanat denilen kaldırma yüzeylerinde meydana gelir. Balon ve zeplinlerdeyse kaldırma kuvveti, havadan hafif gazların hava içinde yükselmesiyle oluşur.
İlk uçuşlarda ancak saatte 20-25 km, 1935’lerden sonra ise yüzlerce km hızlara çıkılabildi. Uçağın havada kat edebildiği mesafe, yani menzili ve çıkabildiği maksimum yükseklik (irtifa) ilk zamanlarda çok düşüktü. Gelişen teknolojiye paralel olarak menzil yirmi bin km’nin üstüne, irtifa ise on bin metreye kadar çıktı. Bunlara paralel olarak uçakların ağırlığı da süratle arttı. İlk zamanlar kg’la ifâde edilirken artık tonlarla ifade edilmektedir.

29 Ocak 2008 Salı

İlginç Gelenek


KIRIKKALE’nin Karakeçili ilçesinde ilginç bir gelenek uygulanıyor. Damat evi, kız evine kına yakmaya giderken iyi bir horoz alıp, ağzına da sigara tutuşturuyor. Bu ilginç gelenek, son olarak ilçede Mehmet Akif Erel ve Tuğba Aydemir çiftinin düğününde yaşatıldı. Yıllardır uygulanan geleneğe göre, kız evine gidilirken horozun kafası arabanın camından çıkarılıp, kanatları açık olarak götürülüyor. Gelenek gereği horozun ağzında ise yanan bir sigara konuluyor. Düğün sahipleri, yörede horozun liderlik sembolü olduğunu dile getirirken, “Kınaya gelen erkek evinin lideri, ağzında sigaralı horozdur. Bunu kız evine hediye ediyoruz. Kına esnasında kapılar açılmaz. Kına yakılırken gelin elini açmaz ve istediği her şey verilir. Bu gelenek, yüzyıllar boyu yaşayacaktır. Eskiden horozlarımızın ağzında sigara olmazdı, Şimdi o da modernleşti' dedi.

İlginç Köy isimleri


Zonguldak'ta yıllar önce konulan ilginç köy isimleri, eleştiri ve espiri konusu oluyor. Zonguldak merkeze bağlı Gerdek Köyü'nün sakinleri ise isimlerinden yana oldukça dertli olduklarını söyledi. Gerdek Köyü gençleri, "Köyümüzün bu ismi yüzünden zaman zaman sıkıntı yaşıyoruz. Askerde bile arkadaşlarımız bizimle alay ediyor'' diyerek köylerinin adının değiştirilmesi için Valiliğe başvuracaklarını belirtti.Köylerinin adlarından rahatsız olan iki köy, geçtiğimiz günlerde Valiliğe başvurup isimlerini değiştirdi. İl Genel Meclisi'nde alınan kararla Devrek İlçesi'ne bağlı Deliahmetoğlu Köyü'nün adı `Sevinç' olurken, Ereğli İlçesi'ne bağlı Deliler Köyü'nün adı da `Pınarcık' olarak değiştirildi.Zonguldak merkez ve ilçelerine bağlı ilginç köy isimlerinden bazıları şöyle: Tırkızlar, Ölüce, Eteklioğlu, Gerdek, Tohumlar, Keller, Kargalar, Karaevligeriş, Bılık, Tabaklar, Çevlük, Sakallar, Sarımsak, Gebe Köy, Gebeli, Dingiller, Sanadamlar, Bacaklar, Kocabacaklar, Kocalar, Tosunlar, Koçbaşlar, Keloğlu, Çiğebasmazoğlu, Çiller, Tilkiler, Köstebekler, Çakallar, Delihakkı, Delikadı Deliler Köyü (Bozova/Şanlıurfa) Gerdek Köyü (Bozova/Şanlıurfa) Kızlar Köyü (Bozova/Şanlıurfa) Sığırcık Köyü (Bozova/Şanlıurfa) Deliler Köyü (Şereflikoçhisar/Ankara)


ALINTIDIR...

Artvin'in Yusufeli İlçesinde İlginç Olay


Artvin’in Yusufeli ilçesine bağlı Tekkale köyündeki, efsaneye konu olan , Güngörmez mevkisinin sırrı çözüldü. Bu olayla ilgili olarak anlatılan konu; güneş doğduğu zaman su akıyor, güneş batınca su kesiliyor. Tekkale köyü sınırları içerisinde yol yapımı esnasında, kazıcı iş makinasının operatörü yol yapım çalışmaları sırasında toprağın derinliklerine indiği zaman buz tabakalarına rastladı. Bu durum karşısında şaşkınlığının gizleyemeyen operatör: " 25 yıldır bu meslekte çalışıyorum, fakat şimdiye kadar böyle bir durumla karşılaşmadım. Dağ zirvelerinde karşılaşabiliyorduk Fakat böyle düz bir yerde buz tabakasıyla karşılaşmadım. Gündüzleri güneşin etkisiyle eriyen buz tabakaları, eriyip su olarak yeryüzüne çıkıyor. Akşam güneşin batmasıyla birlikti buz tabakaları yine eski haline dönüyor ve sıcaklık olmadığı için erimeyen bu tabakaları katı hale dönüşüyor. Vatandaşlar da olayı, ilginç olarak niteledi. Öte yandan Güngörmez bölgesi, yerli ve yabancı olmak üzere binlerce turistin ilgisini çekiyor.
Kaynak:

Kuru Dut Dalıyla Su Kaynaklarını Buluyor


Manisa'nın Salihli ilçesine bağlı Tekelioğlu köyünde oturan Hasan Kırmaz (50), kuru dut ağacı dalından yaptığı "V" şeklindeki çomakla susuzluktan kırılan Gölmarmara ilçesinin Deynekler köyünde su buldu. Kırmaz, kullandığı yöntem hakkında bilimsel bir açıklama yapılamamasına rağmen bugüne kadar 200'den fazla tarlada suya ulaştı.


Susuz köylerin ve tarla sahiplerinin aradığı isim haline gelen "Çomakçı Hasan" lakaplı Kırmaz, "Amacım insanlara hizmet etmek, onun için hiçbir zaman para talep etmedim. İnsanların mutluluğunu ve sevincini görmek bana büyük bir güç veriyor. Bu yetenek bana Allah'ın bir lütfudur. Bu ilahi lütuf sayesinde, hiç yanılmadan suyun olup olmadığını söyleyebiliyorum. Suyu, kuru duttan yapılan V şeklindeki çomakla buluyorum. Dut çomağıyla tarlayı geziyorum, suyun olduğu yerde çomak havaya kalkıyor. Çok zor zaptediyorum. Sonra çomağa bağladığım çeşitli ağırlıktaki taşları o yerde gezdirerek, havaya kalkmalarına göre suyun debisini de söyleyebiliyorum." dedi.


Deynekler Köyü Muhtarı Halil İğneli ise, "Köyümüzde su çıkmıyordu. Bu sebeple 10 kilometre mesafedeki bir yerden getiriyorduk. Fakat çok pahalıya maloluyordu. Bir gün köyümüze bir yakınını ziyarete gelen Hasan Kırmaz'la tanıştık. Elindeki sopayla çalışma yaptı, burada su olduğunu söyledi. Sondaj sonucu istediğimizden da fazla su çıktı." şeklinde konuştu

Internet uçağa biniyor


Uçak yolcuları, artık elektronik postalarını seyahat ederken de kontrol edebilecek. Amerikan Jetblue Havayolu şirketi, bir uçağında sınırlı internet hizmeti sunmaya başlıyor.

Dünyada artık birçok kişinin iletişim kurmak için elektronik postayı tercih etmeye başlaması, havayollu şirketlerini harekete geçirdi. Amerikan havayolu şirketi Jetblue, 11 Aralık’tan itibaren bir uçağında sınırlı internet hizmeti sunmaya hazırlanıyor.

Hizmet sayesinde Blackberry ve dizüstü bilgisayar kullanıcıları, binlerce metre yüksekteyken Yahoo hesaplarındaki elektronik postalarını kontrol edebilecek ve elektronik posta gönderebilecek.Jetblue’nun hizmeti, internette sörf yapılmasına ya da elektronik postalarla beraber gönderilen dosyaların görülmesine olanak tanımıyor. Ancak, uçağın basın için düzenlenen ilk deneme uçuşunda, internete bağlanmanın yerdeki kadar kolay olmadığı anlaşıldı. İnternete erişim, 20 dakika gecikmeli sağlandı ve bağlantıda zaman zaman kopukluklar yaşandı.Ancak yetkililer, bu aksaklıkların kısa sürede giderileceğini umut ediyor.Bu arada, Jetblue, kısa bir süre sonra tüm filosunda aynı hizmeti sunmayı hedefliyor.Uzmanlar, yakın bir gelecekte tüm uçaklarda internetin tam kapasiteli bir şekilde kullanılmaya başlabileceğini belirtiyorlar.

85 milyon bilinmeyenli denklemi çözdüler


Bilkent Üniversitesi’nde görevli araştırmacılar, 85 milyon bilinmeyen içeren dünyanın en büyük bilişimsel elektromanyetik problemini çözerek bir dünya rekoruna imza attılar.

Önceki rekorda da isimleri bulunan araştırmacıların son çalışmaları, savunma sanayinde radar, uydu ve uzaktan algılama sistemlerinde çok daha ileri teknolojilerin geliştirilmesi aşamalarında da kullanılabilecek.

Çalışma, daha az elektromanyetik dalga yaydığından insan sağlığına daha az zarar verecek cep telefonu, bilgisayar gibi cihazların yapımından, çok hassas tıbbi görüntüleme cihazlarının üretilmesine kadar pek çok alanda yenilikler getirecek.Çalışma, en büyük uluslararası bilimsel ve teknik kuruluş olan Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Enstitüsü’nün (IEEE) yayınladığı dergilerde ve konferanslarda da duyuruldu.Bilgi veren Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Bölümü Öğretim üyesi ve Bilişimsel Elektromanyetik Araştırma Merkezi (BİLCEM) Direktörü Prof. Dr. Levent Gürel, BİLCEM’de doktora öğrencileri Özgür Ergül ve Tahir Malas ile 42 milyon bilinmeyen içeren bilişimsel elektromanyetik problemlerini çözerek geçen yıl kırdıkları dünya rekorunu bu yıl iki katına çıkardıklarını anlattı.Geçen yıl kırdıkları bu rekordan daha önceki rekorun ise 20 milyon bilinmeyeni bulunan bir problemin çözümü olduğunu bildiren Gürel, “Bir yıldan az bir süre içinde BİLCEM’de görevli araştırma grubu olarak, 85 milyon bilinmeyen içeren büyük matris denklemleri çözerek dünya rekorunu iki katına çıkardık. Bu başarımız, en büyük uluslararası bilimsel ve teknik kuruluş olan Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Enstitüsü’nün (IEEE) yayınladığı pek çok dergide ve düzenlediği konferanslarda da ilgili meslektaşlarımıza duyuruldu” dedi.“MÜTEVAZI TEKNOLOJİ, ANCAK GÜÇLÜ YÖNTEMLER...”Milyonlarca bilinmeyen içeren problemlerin çözümü için yüksek bellek ve güçlü işlemciler içeren paralel süper bilgisayarların kullanıldığını dile getiren Gürel, kullandıkları bu bilgisayarlar dünyadaki örnekleriyle karşılaştırıldığında oldukça mütevazı kalmasına rağmen 85 milyon bilinmeyeni bulunan bir denklemi çözebildiklerini söyledi. Gürel, şunları kaydetti:“Merkezimizde 32, 64 ve 128 çekirdekli ve 256-512 GB bellek içeren süper bilgisayarlarımız var. Fakat bu bilgisayarlar, dünyadaki ilk 500, hatta ilk 5 bin bilgisayarın arasına bile girmiyor. Biz dünyanın en büyük ve en güçlü bilgisayarlarını kullanmadan böyle bir dünya rekoru kırdık. Oldukça mütevazı hesaplama kaynaklarıyla dünyanın en büyük matris denklemlerinin çözülmesinin sırrı, geliştirdiğimiz elektromanyetik yöntemler, matematiksel yaklaşımlar ve paralelleştirme algoritmalarıdır.”SAVUNMADA İLERİ TEKNOLOJİLER GELİŞTİRİLECEKProf. Dr. Levent Gürel, milyonlarca bilinmeyeni bulunan problemlerin çözümünün, savunma sanayinde, radarlar, uydu teknolojileri, uzaktan algılama gibi alanlarla tıbbi görüntüleme, optik, nanoteknoloji, metamalzemeler gibi pek çok disipline yarar sağladığını ifade etti.Gerek savunma sanayine, gerekse sivil elektronik endüstrisine yönelik araştırma çalışmalarının, Savunma Sanayi Müsteşarlığı (SSM), ASELSAN, TÜBİTAK ve TÜBA gibi kurumlar tarafından desteklendiğini vurgulayan Gürel, bu alandaki uygulamalarla ilgili şunları söyledi:“Yaptığımız çalışmanın pek çok alanda uygulaması var. Örneğin, uzaktan algılama, uydu teknolojileri, radarlar, nanoteknoloji gibi alanlarda yaptığımız katkılar hem savunma, hem de sivil amaçlara hizmet ediyor. Uçan, yüzen ve karada hareket eden hedeflerin uzaktan algılanmasında, bunların radar izlerinin çıkarılmasında, yüksek çözünürlüklü görüntülerinin elde edilmesinde kullanılacak teknolojik alt yapı, şu an itibariyle hazır.”SA?LIKTA YÜKSEK ÇÖZÜNÜRLÜKLÜ CİHAZLAR ÜRETİLECEKTıp alanına katkıda bulunabilmek için elektromanyetik prensiplerle çalışan çok hassas görüntüleme cihazlarının tasarımına yönelik çalışmalar yaptıklarını dile getiren Gürel, şöyle devam etti:“Bu çalışmalar sayesinde, sadece deri üstünde değil, deri altında bulunan tümörlerin de yüksek çözünürlüklü görüntüleri elde edilecek, gelecekte biyopsi yapmaya gerek kalmadan tanı konabilecektir. Çok büyük elektromanyetik problemlerin çözümünün sağlayacağı bir başka yarar için de cep telefonlarının insan beyni içinde yarattıkları elektromanyetik dalga dağılımının hesaplanması örneği verilebilir. İnsan beyni cep telefonlarının ve baz istasyonlarının yaydığı elektromanyetik dalgalara maruz kalıyor. Bu durumun zararlı olup olmadığı konusunda kesin bir sonuca varılamıyor. Elektromanyetik hesaplama çalışmalarına dayalı tıbbi görüntüleme yöntemleri sayesinde, beynin içindeki milyonlarca noktada elektromanyetik alan düzeyleri hesaplanarak çok yüksek çözünürlüklü görüntüler elde edilebilir. İşte bunu başarabilmek için eskiden çözülemeyen ve hatta dünyanın pek çok yerindeki araştırma merkezlerinde halen çözülemeyen çok büyük problemlerin çözümü gerekiyor.”RİSKİ AZALTAN ANTENLER YAPILACAKCep telefonlarının ve baz istasyonlarının çevreye yaydığı elektromanyetik dalgaların henüz kanıtlanmamış bir risk oluşturduğunu ve bu riskin azaltılması için daha verimli çalışan antenlerin yapılması gerektiğini vurgulayan Gürel, “Böylece, cep telefonları ve baz istasyonları daha az güç kullanarak daha iyi çalışacaklar ve elektromanyetik kirliliği azaltacaklardır. Bu şekilde sağlık riskini azaltma şansımız var. Küçük, hatta görünmeyen ve işlevi yüksek bir antenle bu riskleri azaltmak mümkün. Geliştirdiğimiz simülasyon yöntemlerimizle anten tasarımlarını yapabiliriz” dedi.Cep telefonları ile ilgili çalışmalarına Nokia’nın ilgi gösterdiğini bildiren Gürel, cep telefonları gibi taşınabilir bilgisayar antenlerini de görünmeyecek kadar küçük, ancak çok verimli çalışacak şekilde tasarlayabileceklerini, bu konuya da Vestel, IBM ve Intel gibi firmaların ilgi gösterdiklerini dile getirdi.ABD’de üyesi bulunduğu bir araştırma grubunun da arabalardaki antenler üzerine çalışmalar yürüttüğünü belirten Gürel, bu antenlere de cep telefonlarının bağlanabileceğini, böylece daha kaliteli iletişimin sağlanabileceğini kaydetti. Gürel, yakın gelecekte uydu radyosu ve TV yayınlarının alınabilmesi için bu tür antenlerin kullanılacağını ifade ederek, “Şu an dünyada pek çok firma bunları araçlarına takabilmek için tasarım çalışmaları yapıyorlar. Bu çalışma sonuçlarının Türkiye’ye yakın bir zamanda geleceğini düşünüyoruz. Birkaç yıl sonra araba satın alırken GSM, GPS ve uydu yayınlarına uygun anteni var mı diye bakmaya başlayacağız” dedi.HEDEF 100 MİLYON BİLİNMEYENLİ DENKLEMDoktora öğrencileri Özgür Ergül ve Tahir Malas’la birlikte yürüttükleri çalışmanın bir sonraki amacının 100 milyon bilinmeyenli denklemler çözmek olduğunu kaydeden Prof. Dr. Gürel, “Bu sadece büyük ve yuvarlak bir sayı değil. Geliştirilecek olan bu kabiliyet, bilim dünyasında karşılaşılan büyük, karmaşık ve önemli problemlere çözüm getirecek” dedi.Gürel, bu kabiliyetin öncelikle Türkiye’nin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik olarak kullanılmasının planlandığını vurgulayarak, şunları kaydetti:“Bu bağlamda özellikle özel sektörün BİLCEM’le irtibat kurmasını talep ediyoruz. Özel sektörün bizden isteyebileceği elektromanyetikle ilgili her türlü araştırma çalışmasına şimdiden hazırlıklıyız. Geliştirdiğimiz kabiliyetlerimizi endüstrinin hizmetine sunmaya çalışıyoruz. Çünkü biliyoruz ki, bilimde ilerlemenin, yeni teknolojiler geliştirmenin ve ekonomide kalkınmanın hep birlikte yapılması gerekiyor. Ancak bu şekilde yurt dışından satın almaktan vazgeçemediğimiz cep telefonu, bilgisayar, ilaç, uçak gibi ileri teknoloji ürünlerinin bir kısmını ülkemizde üreterek ekonomimizin güçlenmesini sağlayabiliriz.”

Yapay yaşam yolunda önemli adım


ABD’deki Venter Enstitüsü bilim adamları, ilk yapay organizmanın yaratılmasında önemli ilerleme kaydederek, ilk kez bir bakterinin sentetik genomunu (DNA dizilimi) oluşturmayı başardı.

WASHINGTON - Sonuçları Science dergisinde yer alan araştırmaya katılan bilim adamları, bu DNA yapısının daha önce insan tarafından yaratılmadığını ve söz konusu basit bir organizma da olsa, genetik kodun yeniden yazıldığını belirtti.

Bu buluşun, gelecekte, biyoyakıt üretimi, küresel ısınmayla mücadele ve ilaç üretiminde insanlığa büyük faydası olabileceği belirtiliyor. Daha önce, insanın gen haritasının çıkarılması için çalışmalarda bulunan Craig Enstitüsü’nün Craig Venter’ın da katıldığı araştırmayı yürüten Dan Gibson, yaptığı açıklamada, “Bu, araştırmacılarımız ve bu bilim için çok heyecan verici bir gelişmedir” dedi. Amaçlarının bir hücreye sentetik kromozom yerleştirmek ve ilk yapay organizmayı yaratmaya başlamak olduğunu belirten Gibson, bunun için çalıştıklarını söyledi. Gibson, bu araştırmanın, tamamıyla yapay bir organizmanın yaratılmasının üç aşamasından ikincisi olduğunu kaydetti. İlk aşamada, geçen yıl bir bakterinin DNA dizilimi, bir başka bakteriye başarıyla nakledilmiş ve bu bakteri değişik bir tür haline gelmişti. Son aşamada, Venter Enstitüsü araştırmacıları, ürettikleri “Mycoplasma Genitalium” bakterisinin sentetik genomundan yapay bakteri hücresi üretmeyi deneyecek. Venter Enstitüsü’nün genetik kodunu yazdığını açıkladığı “Mycoplasma Genitalium” bakterisinin basit bir organizma olduğu belirtiliyor. Açıklamaya göre bu bakteri, yaklaşık 580 gene sahip, insanın DNA diziliminde ise yaklaşık 36 bin gen olduğu hatırlatılıyor. Araştırmacılardan Nobel Ödüllü Doktor Hamilton Smith, “Büyük DNA dizilimlerinin yapay olarak yaratılmasının mümkün olduğunu gösterdik. Bu, biyoyakıt üretimi gibi önemli alanlarda yapılacak çalışmaların yolunu açabilir” ifadesini kullandı. Smith, “Yıllar önce bu araştırmaya başladığımızda, başarmanın ne kadar zor olacağını biliyorduk, çünkü balta girmemiş topraklarda macera arıyorduk” diye konuştu. Araştırmacılar, zehirli atıkların biyolojik açıdan zararsız hale getirilmesi ve karbondioksidin depolanmasında kullanılacak yapay organizmaların üretilmesinin de mümkün olduğunu söyledi. Enstitünün Kurucusu Craig Venter, geçen ekim ayında yaptığı açıklamada, laboratuarda bulunan kimyasal malzemelerden sentetik bir kromozom ürettiklerini açıklamış ve “Bu kendi türümüzün tarihinde çok önemli felsefi bir adım. Genetik şifrelerimizi okumaktan bunu yazmaya doğru gidiyoruz” demişti. Tasarım ürünü genlerin iyi uygulanırsa önemli potansiyel yararları bulunduğuna inandığını belirten Venter, bunun uzun vadede önceden düşünülemeyen alternatif enerji kaynağı olarak kullanılabileceğine işaret etmişti. Aşırı karbondiyoksidi soğurabilecek bir bakterinin elde edilebileceğini ve bunun küresel ısınmayla mücadelede kullanılabileceğini ya da tamamen şekerden bütan veya propan gibi yakıtlar üretilebileceğini söyleyen Venter, “Büyük düşüncelerimiz var. Yeni bir yaşam sistemi oluşturmaya çalışıyoruz” diye konuşmuştu.

Çok yakınımızdan bir asteroid geçecek


Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi (NASA) 29 Şubat’ta bir asteroidin Dünya’nın çok yakınından geçeceğini, çarpma tehlikesinin bulunmadığını açıkladı.

WASHINGTON - NASA açıklamasında, 11 Ekim 2007’de NASA’daki bilim adamları tarafından keşfedilen asteroidin 150 ila 610 metre boyundaki asteroid’in gezegenimize 550 bin kilometre yakından geçeceği ve amatörler tarafından (29 Şubat TSİ 07.33’te) açık bir havada teleskopla izlenebileceği kaydedildi.

Açıklamada, “2007 TU24, 2027’den önce bu boyda Dünya’ya bu kadar yakın geçecek tek asteroid olacak” denildi ve Dünya’ya çarpma tehlikesi bulunmadığı ve endişe etmeye gerek olmadığı, tersine gözlem yapmak için bunun çok iyi bir fırsat olduğu kaydedildi.2007 TU24’ün Dünya’nın yakınından geçişi, bir başka asteroidin Mars yakınından geçmesinden bir gün önce gerçekleşecek. NASA, ilk hesaplamalarında, 2005 WD5 adı verilen bu asteroidin Mars’a çarpma olasılığını 25’te bir olarak açıklamıştı.

Erkek serçelerin işi çok zor


Erkek serçelerin dişileri tavlamasının sanıldığı kadar kolay olmadığı, erkeğin, “yakışıklılığının” yanısıra birçok konuda dişiye destek vereceğini kanıtlaması da gerektiği ortaya çıktı.

Yapılan bir araştırma, dişi serçelerin hem “yakışıklı” hem de yuvayla ilgilenebilecek erkek serçeleri tercih ettiğini gösterdi.

Dişi serçenin erkek serçenin yalnızca sesi, renkleri ya da büyüklüğüne kapılmayıp kuluçka ve yavrunun yumurtadan çıkma dönemlerini kendisiyle geçirebilecek, yani yuvayı dış etkenlerden koruyabilecek erkek serçeleri seçmesi kuşbilimcileri şaşırttı. Yiyeceğin az olduğu dönemlerde, dişi serçenin tercihini, böcekleri daha kolay yakalayabilen büyük gagalı ya da yuva yere yakın olduğunda düşmanları korkutabilecek özelliğe sahip erkekten kullandığı görüldü.Yapılan araştırma, dişi serçelerin erkeklerden istediği ölçütlerin çevresel koşullara göre değiştiğini de ortaya koydu.Bugüne dek dişi serçelerin, en gösterişli ve sesini en çok duyuran erkeğin peşine düştükleri sanılıyordu. Konuya ilişkin makale, Fransız bilim dergisi “Science et Avenir”de yer alıyor.

Mikropkaya yaşamın en eski kanıtı


Bilim adamları, 2,7 milyar yaşındaki kayalarda mikroorganizma izleri tespit ederek, en eski mikrobiyolojik izlerin milyarlarca yıl öncesine uzandığını doğruladılar.

PARİS - Paris’teki Küresel Fizik Enstitüsü mensuplarının İngiliz Nature Geoscience dergisinde yayınladıkları araştırmada, Avustralya’daki fosilleşmiş canlı kalıntılarından oluşan ve “stromatolit” adı verilen kayalar üzerinde yapılan keşfin, mikropların bu eski kaya oluşumlarındaki “aracılığının resmi kanıtı” olduğu belirtildi.

Avustralyalı ve Kanadalı bilim adamları da 2006’da, 3,4 milyar yaşında stromatolitler keşfetmiş ve bunların kökenlerinin mikroplara değgin olduğu sonucuna ulaşmışlardı. Stromatolitler, bakterilerin çıkardığı karbondioksitle çamur tortularının katmanlaşarak birikmesiyle oluşuyor.Fransız araştırmacıların bilimsel makalelerine göre, bilim dünyasının büyük bölümü, son yıllarda yapılan araştırmalar ışığında, stromatolit fosillerin, bugünkü çevresel koşullarda olduğu gibi, “fotosentetik mikroorganizmaların faaliyeti” sonucu oluştuklarını düşünüyor.Araştırmacılar, Avustralya’nın Tumbiana bölgesindeki kayalarda, “aragon nanokristalleri içeren organik minik kabarcıklar” keşfettiklerini ve bunları analiz ettiklerini belirterek, bugünkü bakterilerin kökeninin, mikroorganizmaların ölümünden sonra çabucak kalsite dönüşen, son derece değişken kalsiyum karbonatın çokbiçimli hali olan aragonit çökeltisi olduğuna dikkat çektiler.Bilim çevreleri, Dünya üzerindeki ilk yaşam belirtisinin ve bunun biçiminin tarihlendirilmesinin, Mars gibi diğer gezegenlerdeki olası yaşam izlerinin araştırılması için özellikle önemli olduğuna işaret ediyor

Mercan resifleri yokolma tehdidi altında


UNESCO, mercan resiflerinin, başta Karaipler’de olmak üzere, küresel ısınma, kasırgalar ve insan faaliyetlerine bağlı nedenlerden dolayı yokolma tehdidi altında olduğu uyarısında bulundu.

PARİS - UNESCO, yayımladığı bildiride, “mercan resiflerinin hassas ekosistemler olduğunu ve şu anki tahminlere göre ekonomik kalkınma ve iklimin etkilerinin dünyadaki mercan resiflerinin yaklaşık 3’te 2’sini önemli ölçüde tehdit ettiği” vurgulandı ve “özellikle mercanların beyazlaşmasının dünyanın ısınmasının bir sonucu olduğuna” dikkat çekildi.
Bilimsel bir rapora dayanılan bildiride, 2005 yılının, Karaipler’de birçok insanın geçim kaynağı olan ve kıyıların korunmasına, turizme ve yenilenebilir kaynaklara katkı sağlayan mercan resfileri açısından en kötü yıl olduğu belirtildi. Ölçümlerin başladığı 1880 yılından beri en sıcak yıl olan ve yıl içinde 13’ü kasırga olmak üzere 26 büyük fırtınanın meydana geldiği 2005’te çok önemli ölçüdeki beyazlama yüzünden büyük oranda mercan kaybının olduğu, bu oranın Cayman Adaları, Jamaika, Küba ve Fransız Antilleri gibi birçok adada yüzde 95 olduğu kaydedildi.UNESCO, dünya çapında yaklaşık 500 milyon insanın, geçimini sağlamak, kıyıların korunması, yenilenebilir kaynaklar ve turizm için sağlıklı durumdaki mercan resiflerine bağlı olduklarını ve dünyanın en yoksul ülkelerinden yaklaşık 30 milyon insanın beslenmeleri için tamamıyla mercan resiflerine bağlı olduklarını bildirdi
UNESCO Uluslararası Denizbilim Komisyonu’nun sponsor olduğu ve 80 bilim insanı ve mercan resiflerinden sorumlu kişiler tarafından hazırlanan raporda, dünyadaki resiflerde mercanların canlı kalmasını sağlamanın tek yolunun, sera etkisi yaratan gazların salımını ciddi ölçüde azaltarak küresel ısınmayı kontrol altına almak ve kirlilik, avlanma ve kıyı kesimlerinin zarar verici biçimde gelişimi gibi etkenleri titizlikle ele almak olduğu ifade edildi

28 Ocak 2008 Pazartesi

Mors Alfabesi



Mors Alfabesi

İlk Cep Telefonu


Dünya’ da ilk piyasaya sürülen cep telefonu bakınca, ne kadar geliştiğimizin farkına varabiliyoruz. Resimdeki telefon Motorola DynaTAC 8000X . Ölçüleri 13 x 1.75 x 3.5″. Bu tuğla büyükülüğündeki telefona 1983 yılında sahip olmak isteseydiniz 3.995 $’ ı gözden çıkarmanız gerekecekti, şimdi ise bu telefona çok komik bir rakama ulaşmak mümkün.Türkiyede ise ilk cep telefonu görüşmesi 23 şubat 1994 tarihinde dönemin başbakanı tansu çiller’in cumhurbaşkanı süleyman demirel’i araması ile gerçekleşmiştir.


Alıntıdır...

İlginç Buluşlar - Renk değiştiren masa



Masanın özelliği neyin üzerine koyarsanız onun rengini almasıdır..

Bilgisayar


Bilgisayar tanımının esnekliği ve zaman içerisindeki değişim süreci dolayısıyla ilk bilgisayarı saptamak güçtür. Geçmişte bilgisayar olarak bilinen birçok aygıt günümüz ölçütlerine göre bu tanımı hak etmemektedirler.
Başlangıçta bilgisayar sözcüğü hesaplama sürecini kolaylaştıran nesnelere verilen bir ad konumundaydı. Bu ilk dönemin bilgisayar örnekleri arasında sayı boncuğu (abaküs) ve AntiKitira Makinesi (M.Ö. 150-100) sayılabilir. Yüzyıllar sonra, Ortaçağ sonundaki yeni bilimsel keşifler ışığında, Avrupalı mühendisler tarafından geliştirilen bir dizi makinesel hesaplama aygıtlarının ilki ise, Wilhelm Schickard'a (1623) aittir.
Ancak, programlanabilir (veya kurulabilir) olmamaları nedeniyle bu aygıtların hiçbiri günümüz bilgisayar tanımına uymamaktadır. 1801 yılında Joseph Marie Jacquard'ın dokuma tezgâhındaki işlemi otomatikleştirmek adına ürettiği delikli kartlar ise bilgisayarların gelişme sürecindeki, kısıtlı da olsa, ilk programlanabilme (kurulabilme) izlerinden sayılır. Kullanıcının sağladığı bu kartlar sayesinde, dokuma tezgâhı kart üzerindeki delikler ile tarif edilen çizime işleyişini uyarlayabiliyordu.

Вir delikli kart
1837 yılında Charles Babbage, adını Analytical Engine (Çözümlemeli veya analitik makine) koyduğu, ilk tam programlanabilir makinesel bilgisayarı kavramsallaştırıp tasarladı. Ancak parasal nedenler ve üzerindeki çalışmalarının sonlanamaması nedeniyle bu makineyi geliştirmedi.
Delikli kartların ilk büyük ölçekli kullanımı ise Herman Hollerith tarafından, 1890 yılında muhasebe işlemlerinde kullanılmak üzere tasarlanan hesap makinesidir. Hollerith'in o dönemde bağlı olduğu işletme ise sonraki yıllarda küresel bilgisayar devine dönüşecek IBM'dir. 19. yüzyılın sonlarına varıldığında, gelecek yıllarda bilişim donanım ve kuramlarının gelişimine büyük katkıda bulunacak uygulayımlar (teknolojiler) ortaya çıkmaya başlamıştılar: delikli kartlar, Boole cebiri, boşluk tüpleri ve teletip aygıtları.
20. yüzyılın ilk yarısında ise, birçok bilimsel gereksinim, gittikçe karmaşıklaşan örneksel (analog) bilgisayarlar ile giderildiler. Ancak günümüz bilgisayarlarının yanılmazlık düzeyinden hâlâ uzaktılar.
1930'lar ve 1940'lar boyunca bilgisayar uygulayımı gelişmeye devam etti, ve sayısal elektronik bilgisayarın ortaya çıkışı ancak elektronik devrelerinin buluşundan (1937) sonra gerçekleşebildi. Bu dönemin önemli çalışmaları arasında aşağıdakiler sayılabilir:

EDSAC, von Neumann mimarisini uygulayan ilk bilgisayarlardandır.
Konrad Zuse'nin "Z makineleri". Z3 (1941) ikili sayı tabanına dayalı işleyip, gerçel sayılar ile işlem yapabilen ilk makinedir. 1998 yılında Z3'ün Turing uyumlu olduğu kanıtlanmış ve böylece ilk bilgisayar unvanını edinmiştir.
Atanasoff-Berry Bilgisayarı (1941) boşluk tüplerine dayalı olup, ikili sayı tabanının yanı sıra, sığaç tabanlı bellek donanımına sahipti.
İngiliz yapımı Colossus Bilgisayarı (1944), kısıtlı programlanabilirliğine (kurulabilirliğine) karşın, binlerce tüp kullanımının yeterince güvenilir bir sonuç verebileceğini göstermiştir. 2. Dünya Savaşı'nda Alman silahlı kuvvetlerinin gizli iletişimlerini çözümlemek için kullanılmıştır.
Harvard Mark I (1944), kısıtlı kurulabilirliğe sahip bir bilgisayar.
ABD Ordusu tarafından geliştirilen ENIAC (1946), onluk sayı tabanına dayalı olup ilk genel kullanım amaçlı eletronik bilgisayar unvanına sahiptir.
ENIAC'ın olumsuz yanlarını saptayan geliştiricileri, daha esnek ve zarif bir çözüm üzerinde çalışıp, artık saklı program mimarisi veya daha çok von Neumann mimarisi olarak tanınan tasarımı önerdiler. Bu tasarımdan ilk olarak John von Neumann (1945) yılında gerçekleştirdiği bir yayında söz etmesinden sonra, bu mimariye dayalı olarak geliştirilen bilgisayarlardan ilki İngiltere'de tamamlandı (SSEM). Aynı mimariye bir yıl sonra kavuşan ENIAC'a ise EDVAC adı verildi.
Günümüz bilgisayarlarının neredeyse tamamının bu mimariye uyumlu duruma gelmesi ile bilgisayar sözcüğünün tanımı olarak da kullanılmaktadır. Dolayısı ile bu tanıma göre geçmişteki aygıtlar bilgisayar olarak sayılmasalar da, tarihsel bağlamda yine de o biçimde anılmaktadırlar. Her ne kadar 1940'lardan bu yana bilgisayar uygulayımı köklü değişiklikler geçirmiş olsa da, çoğunluğu von Neumann mimarisine sadık kalmıştır.

Mikroişlemci von Neumann mimarisinin temel öğelerindendir.
Boşluk tüpüne dayalı bilgisayarlar 1950'ler boyunca kullanımda kaldıktan sonra, 1960'larda daha hızlı ve ucuz olan geçirgeç (transistör) tabanlı bilgisayarlar yaygınlık kazandı. Bu etkenlerin sonucunda bilgisayarların daha önce görülmemiş bir düzeyde toplu üretimine geçirildi. 1970'lere varıldığında tümleşik devre uygulayımı ve Intel 4004 gibi mikroişlemcilerin geliştirilmesi sayesinde bir kez daha büyük bir başarım ve güvenilirlik artışının yanı sıra, maliyet düşüşü de yaşandı. 1980'lerde artık bilgisayarlar, çamaşır makinesi gibi günlük hayat kullanımındaki birçok makinesel aygıtın denetleyici donanımlarındaki yerlerini almaya başlamışlardı. Yine aynı dönemde, kişisel bilgisayarlar yaygınlık kazanıyorlardı. Son olarak 1990'lardaki Internet'in gelişimi ile de bilgisayarlar artık televizyon ve telefon gibi alışılmış birer aygıt hâline gelmişlerdir.

Mikroişlemciler


Mikroişlemci, (bazen kısaltma olarak µP kullanılır) ana işlem biriminin (CPU) fonksiyonlarını tek bir yarı iletken tümleşik devrede (IC) birleştiren programlanabilir bir sayısal elektronik bileşendir. Mikroişlemci, ana işlem birimindeki kelime boyutunun (word size) 32 bit ten 4 bit e düşürülmesiyle doğmuştur. Böylece, ana işlem biriminin mantıksal devrelerinin transistörleri tek bir parçaya sığdırılabilmiştir. Bir veya daha çok mikroişlemci, tipik olarak bir bilgisayar sisteminde, gömülü sistemde ya da bir mobil cihazda ana işlem birimi olarak görev yapmaktadır.
1970’lerin ortalarından itibaren mikroişlemciler, mikrobilgisayarların doğuşunu mümkün kılmıştır. Bundan önce, tipik olarak elektronik ana işlem birimleri, sadece birkaç transistöre eşdeğer büyük, ayrık anahtarlama (switching) aygıtları (daha sonra small-scale tümelşik devreler) kullanılarak yapılıyordu. İşlemciyi, bir ya da birkaç large-scale tümleşik devre (binlerce veya milyonlarca ayrık transistörün eşdeğeri) içine gömmekle işlemci gücü fiyatı büyük ölçüde düşürüldü. 1970’lerin ortalarında tümleşik devrelerin doğuşuyla mikroişlemci, diğer bütün türleri değiştirip, ana işlem biriminin yapımında en yaygın yol oldu.
Performansın yıllar boyu sürekli artışı söz konusu olunca, mikroişlemcilerin evrimi Moore Kanunu’na uyar. Bu kanun bir tümleşik devrenin karmaşıklığının, en düşük bileşen maliyetine göre her 24 ayda iki katına çıktığını söyler. Bu görüşün doğruluğu 1970’lerin başından beri kanıtlanmıştır. Hesap makineleri için sürücü olarak başladıkları alçakgönüllü yolculukta, güçlerindeki sürekli artış, mikroişlemcilerin diğer bilgisayar biçimleri arasında dominant olmasını sağladı. Günümüzde, en büyük ana bilgisayarlardan, en küçük el bilgisayarlarına kadar her sistem çekirdeğinde mikroişlemci kullanılmaktadır.

McNaught Kuyrukluyıldızı


McNaught (C/2006 P1) Kuyrukluyıldızı, Güneş'e yaklaşırken, gözlemcileri şaşırtarak beklenmedik şekilde parlaklaştı. Kuyrukluyıldız, 9-12 Ocak 2007 tarihleri arasında gözlem için en iyi durumda olacak. Ne var ki, Güneş'e yakın görünür konumda olması, gözlem süresini çok kısalttığı gibi, ufkun açık havanın temiz olmaması durumunda henüz alacakaranlık bitmeden batan kuyrukluyıldızın görülmesini zorlaştıracak.
Kuyrukluyıldız, 12 Ocak'ta Güneş'e en yakın konumuna ulaşacak ve bu tarihten sonra kuzey yarıküreden görülmesi iyice zorlaşacak.
Kuyrukluyıldızı görebilmek için, Güneş battıktan yaklaşık 20 dakika sonra batı-güneybatı ufku üzerine bakmak gerekiyor. Hava henüz kararmamış olacağından, kuyrukluyıldızı bulmak için bir dürbünün büyük yararı olacaktır.
McNaught kuyrukluyıldızı, 1997'de gözlenen Hale-Bopp'tan sonra en iyi görünen kuyrukluyıldız. Bunun yanı sıra, son 30 yılın en parlak kuyrukluyıldızı.

27 Ocak 2008 Pazar

Japonlar 'ultra HD’ yayına geçti!


Türkiye’de yeni bir sistem olarak tanıtılan yüksek çözünürlükte (HD) TV yayınları yerini ultra HD’ye bırakma hazırlığında. Bu son teknoloji, HD yayınlardaki görüntü kalitesini 16’ya katlıyor

Japonya’da 1980’li yıllarla birlikte kullanılmaya başlanan, 2000’lerin başında ABD ve Avrupa ülkelerinde hizmet olarak sunulan, Türkiye’de ise son dönemde birkaç kanalda denemeleri yapılan yüksek çözünürlükte (HD - High Definition) yayınlar konusunda Japonya’da önemli bir adım atıldı. HD yayınları farklı bir boyuta taşıyacak olan yeni bir yayın formatı geliştirildi. “Super Hi-Vision” ya da “ultra HD” olarak adlandırılan bu sistem, HD yayın kalitesinden 16 kat daha fazla çözünürlüğü destekliyor. HD yayınlar 1920x1080 çözünürlük seviyesinde, yeni yayın formatı ise 7680x4320 piksel çözünürlükte bulunuyor.
Dev ekran istiyorJapon devlet televizyonu NHK’nin Ar-Ge labaratuvarlarında tasarlanan yeni nesil yayın formatının 2015 yılında standart olarak ülkede kullanılmaya başlaması planlanıyor. HD yayınlar konusunda öncülük yapan Japonya’da şu anda onlarca televizyon kanalı bu format üzerinden yüksek kalitede TV yayınını abonelerine ulaştırıyor. 7680x4320 gibi oldukça yüksek seviyedeki çözünürlüğün sunulması için oldukça büyük ekranlara ihtiyaç duyuluyor. En azından 60 inç (150 ekran) boyutunda verimli olarak çalıştığı görülen bu yayın formatı daha geniş ekranlarda hatta konser, stadyum gibi açık alanlarda da kullanılabilecek. Bu yeni sistem, labaratuvarda 500 inç’lik ekranda test ediliyor. Devlet tarafından fonla desteklenen bu projenin deneme yayınları Japonya’daki bir tiyartoda kurulan televizyonda da halka açık olarak yapılıyor.
Kapasite canavarı!Bu yayın standardı 22.2 çok kanallı surround ses sistemiyle uyumlu. Oldukça büyük dosya kapasitelerini de beraberinde getiren ultra HD yayınlarda, 18 dakikalık bir görüntünün aktarılıp depolanması için 3.5 terabit boyutunda bir alan gerekiyor.

'Giyilebilir ekran'la Terminatör görüşü


ABD'li uzmanların geliştirdiği, göze takılan bir lensle film izlemek, borsayı takip etmek, elektronik postaları okuyup haritaya bakmak mümkün olacak

ABD'DE Washington Üniversitesi uzmanlarının geliştirdiği bir elektronik kontakt lens, kullanıcısının sadece çevresini daha iyi görmesini değil, internet bağlantısı sayesinde haritaya bakmasını, film izlemesini ve anlık borsa endeksini takip etmesini de mümkün kılacak. Esnek bir plastikten yapılan lensin, özellikle araç sürücüleri ile uçak pilotlarına kolaylık sağlayacağı sanılıyor."GİYİLEBİLİR ekran" denilen lensin, üzerindeki bir anten sayesinde çalışması için gerekli enerji ve bilgiyi radyo dalgaları yoluyla aldığı kaydediliyor. İnternetten aldığı görüntüleri "ekrana" yansıtan lens, yarı saydam niteliğiyle kullanıcısının etrafını seyretmesine de imkân veriyor. Uzmanlar, cihaza "yakınlaştırma-uzaklaştırma" özelliğini de eklemeye çalışıyor.

Bilim adamları, güvenli Ebola virüsü üretti

ABD’li bilim adamları, aşı geliştirmek ya da tedavi amaçlı kullanmak üzere, öldürücü Ebola virüsünün zararsız halini geliştirdi
ANKARA - ABD’de yayımlanan “Ulusal Bilimler Akademisi Tutanakları” adlı dergide çıkan yazıda bilim adamları, Ebola virüsünden alınan tek bir genin virüsün kopyalanıp çoğalmasını engellediğini duyurdu.
Madison’daki Wisconsin Üniversitesi’nden bilim adamları, Ebola’nın 8 geninden VP30 adı verilen tek bir geninin çıkarılmasıyla, virüsün kendisini kopyalayıp çoğaltamadığını açıkladı. Araştırmada, virüsün bulaşmadan çoğaltılabilmesi için de maymun böbreği hücrelerinden yararlanıldığı kaydedildi.Araştırmacılardan Yoshihiro Kawaoka, değiştirilmiş virüsün normal hücrelerde büyümediğini, bu sistemin ilaç ve aşı geliştirmede kullanılabileceğini söyledi.Araştırma, yine de bütün bilim adamlarını ikna etmiş değil. Texas Üniversitesi Sağlık Bilimleri Merkezi’nden Profesör Susan Fisher-Hoch, değiştirilmiş virüsün zararsız olabileceğini söyleyebilmek için daha fazla kanıt gerektiğini savunuyor.Normalde, Ebola virüsü bulaştığında yüzde 80 oranında öldürücü oluyor. Ebolanın yer aldığı her türlü çalışma için “4. biyogüvenlik düzeyi” (BSL4) gerekiyor. Araştırmacılar, yalıtılmış ve dışarıya göre düşük basınçlı bir odada, hava destekli biyogüvenlik giysileri giyiyor. Bu da küçük ölçekli bir araştırmayı bile oldukça zahmetli bir hale sokuyor.

IBM’den nanoteknoloji alanında yeni buluşlar


IBM, 20 yıl önce taramalı tünel mikroskobunu (scanning tunneling microscope-STM) keşfederek önemli bir gelişme sağladığı nanoteknoloji alanında geçtiğimiz haftalar içinde üç buluş gerçekleştirdi

İSTANBUL - IBM Türkiye’den yapılan açıklamaya göre, buluşlardan ilki, verilerin doğrudan atoma yüklenmesini mümkün kılabilecek bir sisteme ilişkin olarak geliştirildi

IBM araştırmacılarının geliştirdiği tek bir atomun manyetik anizotropisini ölçebilen yöntem sayesinde, araştırmanın sonuçlanmasını takiben verilerin atomlara yüklenebilmesi sağlanabilecek.Verilen bilgiye göre, bu buluş sayesinde yeni nesil veri depolama üniteleri sadece birkaç atom ya da molekülden oluşabilecek ve ultra küçük boyutlarda cihazlar üretilebilecek.Verilerin atomlarda depolanabilmesi, 30 bin adet uzun metrajlı filmin ya da YouTube’nin tüm video arşivinin ipod büyüklüğündeki bir cihaza sığabilmesini mümkün kılacak.IBM araştırmacılarının geliştirdiği ikinci nanoteknoloji buluşuna göre ise mikro işlemcilerin performansını belirleyen transistörler moleküler boyuta küçültülebiliyor ve bu da, bir naphthalocyanin molekülü içinde kullanılan iki hidrojen atomunun, transistörlerin yerine getirdiği elektrik devresi görevini üstlenmesiyle mümkün oluyor.Araştırma sonuçlarının ticari bir ürüne dönüşmesi için uzun süreye ihtiyaç bulunmakla birlikte, teorik düzeyde, transistörlerin moleküler şalterlerle değiştirilmesi, gelecekteki standart bir PC’nin, günümüzdeki en hızlı süper bilgisayarın hızında çalışabilmesi anlamına geliyor.Ayrıca bilgisayarların çok daha az yer kaplamasına imkan tanıyacak yeni teknoloji sayesinde, yerden ve enerjiden daha fazla tasarruf sağlanmasının da önü açılıyor.IBM laboratuvarlarında geliştirilen son nanoteknoloji buluşu ise nano ölçekte baskılamada yeni bir teknik ile 60 nano metreden küçük taneciklerin baskılanmasına olanak veriyor.Bu teknik ile biyomedikal çalışmalarda, kanser hücrelerinin tespit edilmesi ve işaretlenmesi gibi yeni imkanlar yaratıldığı gibi, metal, polimer, yarı iletken ya da oksit gibi maddelerin tek bir yüzey üzerine uygulanması da daha kolay hale gelecek ve bu sayede, atom boyutlarında yeni nesil yongaların kullanımı mümkün olacak.

ilginçi elbise


Bu elbise tam 444 adet elektronik devreler ihtiva eden plaketten yapılmış. Gün boyu güneş ışığı ile şarj olan elbise, geceleyin ise değişik renk ve şekillerde ışımaya başlıyor. Üstelik bu ışık oyunları bir bilgisayarla değiştiriliyor.

İnternete Bağlanabilen Şemsiye







Japonlar teknolojide dur durak bilmiyor. Bu kez sıra şemsiyelere geldi. İnternete bağlanabilme özelliğine sahip olan bu şemsiye wireless yani kablosuz internet sistemiyle çalışıyor. Yağmurlu bir günde dışardasınız ve canınız o anda internete bağlanmak istedi. Artık çoğu semtlerde kablosuz (wireless) internet bağlantısını olduğunu biliyorsunuz. Ancak yanınızda şemsiyenizden başka bişey yok. İşte burda devreye "Pileus" giriyor. Görüntü şemsiyenin iç kısmına yansıyarak internete bağlanabiliyor, video oynatabiliyor yada fotoğraf gösterebiliyorsunuz. Ancak üzülerek söylemeliyiz ki "Pileus" adı verilen bu şemsiye henüz şatışa çıkmadı.

USB Kol Saati







Gembird F-Watch FW2-2048MB (2Gb) USB2.0, Siyah Okuma hızı 2000kb/saniye, Yazma hızı 1250kb/Saniye USB 2.0, Su geçirmez, 98SE, XP, Me, Mac ve Linux destekli, diğer USB cihazlar gibi windows 2000'de kullanırken dikkat edin.

26 Ocak 2008 Cumartesi

Yapıştırıcılar nasıl yapıştırıyor?


Yapıştırıcıların sağladığı yapışmaolayı aslında kimyasal bir reaksiyondan başkabir şey değildir. Günümüzde imalatçılaryapıştırıcıları sentetik malzemelerkullanarak yaparlar. Yapışma olayında benzerveya ayrı malzemeden iki madde, bir de yapışkangerekir. Burada en önemli görev yapıştırıcıdadır.Yapıştırıcının moleküllerinin diğer ikimadde molekülleri ile birleşme eğilimi gösterirbir yapıda olması gerekmektedir.

Termos nasıl sıcağı sıcak, soğuğu soğuk tutuyor??


Tek nedeni vardır,vakum.Yani boşluk.Bir termosta içiçe geçmişiki kap vardır.Dıştaki metal bir kap olup içtekigenellikle bir cam şişedir.İkisinin arasındakihava ise boşaltılmıştır.Tam olmasa da üreticilertarafından elde edilebilen tama yakın bir boşlukvardır.Vakumlu bir ortamda hava molekülleri deılmadığından ısı iletilemez.Cismin ısısıbaşlangıçta ne ise o halde kalır.İçerden dışarıya,dışardan içeriye ısı geçişi olmaz.Böylecetermosa konan sıvı sıcaksa sıcak, soğuksa soğukkalır.

Satrançta şah niçin o kadar pasiftir?


Çünkü şah koruma altındadır.Zaten satrançta amaç şahı almaktır. O yüzdenbütün taşlar onu korumakla görevlidir. Vezirise başkumandan gibi şaha yardım eder. İlerigeri, çapraz her yöne gidebilir. Batıda vezireKraliçe adı verilmiştir. Bununla Kraliçe'ninKralın en büyük desteği olduğunu işaretetmektir. Satranç 6. yüzyılda Hindular tarafındanoynanmaya başlanmış, oradan dünyaya yayılmıştır

İnsanlar saatlerini niçin sol kollarına takarlar?


Özel bir durumveya farklı olma düşüncesi yoksa insanlarınçoğu saatlerini sol kola takar. Çünkü çoğunluksağ elini kullanmaktadır ve bu kolun dahahareketli olması nedeniyle saatin bir yerlere çarpıpzarar görme olasılığı yüksektir. Zatensaatin kurma düğmesi 3 rakamının yanındadır.İnsanlar saati kurmak istedikleri zaman onubilekten çıkarmadan sağ elle uzattıklarısol kollarındaki saati kurabilirler.

Mezara niçin çiçek konulur?


İlk olarak Mısır Firavunu Tutamkamon'nunmilattan önce 1346 da öldüğünde mezarınınçiçekten tacçlarla kaplandığı saptanmıştır.Kuzey Avrupada ise M.Ö 2000 yıllara kadarmezara çiçek konduğu belirlenmiştir. Ozamanlarda bu çiçeklerin amacı iyi ruhları çekme,kötaü ruhları kovma amacıylaydı. Sonradanise asıl amaç cesetler çürürken çıkankokuyu kamufle etme amacını taşır. Servi ağacıda bu nedenle mazarlıklarda kullanılır. Ağacınyaprakları rüzgarı önler, kendine özgüferah kokusu vardır. Cenaze törenherinde siyahgiyinmenin amacı da mezarlıklardahayalletlerden sakınmak amacı taşımaktadır.

Dünyanın en çok söylenen şarkısı hangisidir?


Bu şarkı"Happybirthday to you" dur. Şarkının asılkaynağı Amerika'lı iki kız kardeşe aittir.Orijinal adı " Good Morning to All"yani " hepinize günaydın"dır. Dahasonra güftesi değiştirilerek bütün dünyayayayılmıştır. Fakat telif hakkı kardeşlereaittir, onlardan sonra da Warner/chappel müzikşirketine geçmiştir. Müzik ticari amaçlıkullanıldığı zaman şirkete ödeme yapmazorunluluğu vardır

Çinliler yiyeceklerini niçin çubukla yerler?




Çinlilerin yemek yeme alışkanlıklarınınyiyeceklerini çok küçük parçalar halindeyemelerinden çubuk kullandıkları anlaşılıyor.Çindeeskiden yalnızca zenginler masada otururlardı.Halkın çoğunluğu tabakları ellerinde yemekyerlerdi. Bir elleriyle tabaklarını tutar, ötekielleriyle çubuk kullanarak beslenirlerdi. Hızlaartan nüfus yüzünden yiyecek sıkıntısı çekençinliler önlerindeki yiyeceği küçük parçalarhalinde çoğaltarak yiyorlardı. O zamanlar ağaçsıkıntısı nedeniyle de tahta kullanımı kısıtlıydı.Masa kullanımı bu yüzden çok zordu. Çubuklarfildişinden ve kemikten yapılırdı.

Nasıl Koku Alırız?


Duyu organlarımız bize dış dünya ile ilgili bilgileri aktarırlar. Bu bilgilerin yüzde 80'ini gözlerimizle, yüzde 1'ini ise burnumuzla alırız. Ancak nezle veya grip olup burnumuz tıkandığında, koku alamayınca, yediğimiz yemeklerin tadını bile alamayız, dünyadan aldığımız zevk azalır. Eğer burnunuzu parmaklarınızla iki yandan sıkarsanız, bir dilim çiğ patates mi yoksa elma mı yediğinizi söylemekte bile güçlük çekersiniz. Koku duyumuz anlaşılması en güç olan duyumuzdur. Bellek ve duygularımızla çok ilgilidir. Bir toprak yolda yürürken yağmur kokusu aldığımızda, birden bir çocukluk anımız canlanabilir. Peki bir koku duyduğumuz zaman ne oluyor? Bu kokuyu diğerlerinin arasından nasıl tanıyoruz? Beynimiz bu farklı uyarıları nasıl algılıyor? Bir kokunun oranı, bir litre havanın içinde bir miligramın milyonda birinden bile küçük olsa onu nasıl ayırt edebiliyor? Aslında tek bir koklama ile hemen hemen yeterli algılamayı sağlarız. Normal bir insan dakikada 30 litre havayı içine çekip koklayabilir. Ancak belli bir zaman sonra algılama süratle azalır, yani bir kokunun içinde uzun zaman kalırsak artık onu duymamaya başlarız. Kokunun hangi yönden geldiğini ise burun deliklerimize gelişi arasındaki anlık farktan anlarız. Koku alma kapasitemiz şüphesiz koku kaynağının gücüne de bağlıdır. Havanın bir litresinde 5,83 miligram eter olunca kokuyu ancak hissederiz de 0,000.000.4 miligram sarımsak kokusu bile hemen hissedilebilir. En güçlü koku çürük yumurta kokusudur. Bu kokunun molekülleri havada 100 bin molekül içinde bir tane dahi olsa burnumuz tarafından hemen algılanır. Bir kokunun artıp azaldığını hissedebilmek için, onun hava içindeki oranının en az yüzde 30 değişmesi gerekir. İnsanlar gün başlarken daha iyi koku alırlarken kahvaltıdan sonra koku hissi azalır. İlkbahar ve yazın ise kışa göre daha kuvvetlidir. Koku alma duyusunu sıcaklık, aç veya tok olma ve alınan ilaçlar da büyük ölçüde etkiler. Kadınlar erkeklerden daha iyi koku alırlar. Bu duyu 60 yaşından sonra azalmaya başlar. Koku alma duyusu eğitimle arttırılabilir. Burnumuzun boşlukları içinde, her biri birer metal para büyüklüğünde iki koklama mukozası vardır. Buralarda milyonlarca algılama hücresi bulunur. Bu sinir hücrelerinin tüylü uçları, nefes aldığımız zaman havada bulunan koku veren molekülleri yakalarlar. Aldıkları bilgileri beyin kökündeki koklama soğanına iletirler. Görüldüğü gibi koklama mekanizması biliniyor da sistem nasıl çalışıyor tam belli değil. Bir görüşe göre her koku molekülü kendine özgü bir frekansta titreşim yapıyor ve burnumuzdaki koku sinirleri bu özel titreşimleri algılıyor. Bu durumda koku seste olduğu gibi dalgalar halinde yayıldığından sinir hücreleri ile moleküller arasında doğrudan bir temas olması da gerekmiyor. Bir başka görüş ise kokuyu renklere benzetiyor. Nasıl bütün renkler aslında temel renklerden oluşuyorsa, bir kaç kokunun, bütün diğer kokuların temelini oluşturduğu ileri sürülüyor. Bazı bilim insanları ise her bir kokunun kendisinin başlı başına ayrı bir koku olduğunu, her koku için hücrelerin özel olarak ayrı ayrı görev yaptıklarını, beynin uyarının hangi hücreden geldiğine bakarak karar verdiğini düşünüyorlar. Bunun ispatlanması için her bir sinir hücresinin ayrı bir koku ile uyarılıp test edilmesi gerekir ki bu da imkansızdır. Görüldüğü gibi burnumuz ve koku alma hissimizin sırları tam çözülebilmiş değil. Kokulan burnumuz gibi olağanüstü bir hassasiyetle ve bir saniyeden çok az bir zamanda algılayıp, ayırt edebilecek bir makineyi günümüzün gelişmiş teknolojisi bırakın yapmayı tasarlayamamaktadır bile.

Buharlı Araba


Böyle bir tasarı Newcomen'in makinesiyle bile hayalden öteye gidebilecek gibi değildi. Daha önce tanımını yaptığımız üç metre uzunluğunda ve sarkacı yedi metreye varan dev aracı bir gözümüzün önüne getirelim. Böylesine bir hantal makineyi bir arabaya, hatta bir gemiye yüklemeyi düşünmek düpedüz gülünçtü. Üstelik bir soğutma makinesi olduğuna göre araçta ayrıca tonlarla soğuk su bulundurulması gerektirmekteydi. Bu su, gemi için bir sorun değilse de bunca hantallığı bir kara taşıt aracında bir an düşünmek bile saçmaydı, öyle ki bu yolda ısrar edenlerin hepsinin acı hayal kırıklıklarına uğrayacakları kesindi. Böyle olduğu halde, Fransız askeri mühendisi Joseph Cugnot (1725-1804), umutsuzluğa kapılmadı. Çok ufak tipte inşa ettiği bir Newcomen makinesini bir arabaya yükledi. Buharı sıvılaştırma işini hava ile gerçekleştirdi. Hantal sarkacın yerine bir dişli çark mandalı koydu. Tek ve büyük bir kazan yerine buharı sırayla alan iki ufak silindir yerleştirdi. Makinesinin prototipi 1769'da tamamlandı. Bu üç tekerlekli bir yük arabası olup tek ön tekerlek hem itici hem de yön verici görevini yükleniyordu. Bu araç 1770'te denendi. Zamanında yazılmış bir anı bu aracı şöyle tanımlar: "2.500 kg.'lık bir topu taşıyan hemen hemen aynı ağırlıktaki bu araç bir saatte 5/4 fersah yol aldı." Cugnot ne yazık ki buharlaşma yoluyla eksildikçe kazanın suyunu yenileyecek bir sistem kurmayı ihmal ettiğinden 15 dakikada bir durmak ve su ikmali yapıp kaynamasını beklemek gerekiyordu. Ciddi bir sakıncaydı bu. O kadar ki; başta aracı top taşıma işinde kullanmayı düşünen askeri mühendisler, bundan çabuk caydılar. Aradan otuz yıl geçti, bir yenilik getirilmeyen makine Napolyon'a teklif edildiğinde, o bite bu sakıncanın bir Watt makinesi sayesinde giderilebileceğini ve bunun gerçekleşmesi halinde eşsiz bir savaş aracı elde edebileceğini tahmin edemedi.Cugnot'nun makinesinin sakıncaları ne kadar büyük olursa olsun bunların giderilemeyecek türden olmadığını ve makinenin kullanışlı hale getirilebileceğini yalnız iki kişi anladı: Bunlardan biri, daha önce de sözünü ettiğimiz William Murdock oldu. Cugnot'nun çalışmalarından haberi var mıydı, yok muydu, bilemiyoruz. Ancak, halen Birmingham Müzesinde bulunan onun tarafından yapılmış bir makine, buharlı araçlar üzerinde çalışmış olduğunu ispatlamaktadır. Yüksek basınçlı kazan ve bir çift-etkili Watt makinesiyle hareket eden bu araç, 1784'ten 1792'ye kadar kusursuz işledi. Ama o tarihte ilk otomobil kazası da yapıldı. Araç sürücüsünün yönetiminden çıkıp zavallı bir yayaya tampon darbesi indirmiş, adamcağızı korkudan baygın düşürmüştü. Teknik engeli yenen ikinci kişi, yine daha önce sözünü ettiğimiz Oliver Evens'tir. Beygir gücüne ihtiyaç duyulmayan bir araba icat etmeyi 1786'da düşünmüş, ama çalışmalarına ancak 1800'de başlayabilmişti. Daha önce de buharlı bir deniz tarama gemisi inşa etmişti. Keşfettiği yüksek basıncı bir arabaya uygulayarak Philadelphia sokaklarında gezmeye başladı.Ama 1795'te kendisine bir sermayedar ortak bulmak üzere Londra'ya temsilci gönderme gibi bir hataya düştü. Temsilci başarısızlıkla döndü ve elindeki belgeler Richard Trevithick adlı bir adamın eline geçti (1771-1833). Bu adam kuzeni Vivian ile birlikte, Evens'in makinesinden yararlanmayı bildi ve atölyelerinde onunkine çok benzeyen arabalar imal ederek piyasaya sürdü. Bu buharlı ilk otomobil, Camborne (Cornoualles) Plymouth arasındaki 120 km.'lik yolu, saatte yaklaşık olarak 16 km. hızla gitmeyi başardı. Kendi türünde en başarılı olan bu araç, Londra Sergisinde de gösterildi, ama hiç bir kapitalist ona sermaye bağlamaya cesaret edemedi. Cugnot'dan beri bu hep böyle oluyordu; çünkü 1769' dan bu yana artık gelişmiş olmakla birlikte buharlı makine kendini bir türlü kabul ettiremiyordu. Evens ve Trevithick'in makineleri gelişmiş araçlardı ve taşıma işlerinde başarıyla kullanılabilirdi. Ama nedense, hiç kimse parasını tehlikeye sokmak istemiyordu. Bu nedenle buharlı araba denemesi tam bir başarısızlıkla sona eren bir serüven oldu. Başarısızlığı iki nedene bağlayabiliriz: O dönemde insanlar alıştıklarından başka türlü bir taşıma aracına pek ihtiyaç duymamakta; sonra bir taşıt aracının hayvandan başka bir itici güçle sürülebileceğini düşünememekteydiler. Böyle bir önyargının karşısında elbette ki, mucitlerin eserleri ne kadar güvenilir ve gelişmiş olursa olsun kendini kabul ettiremezdi. Kaldı ki, o dönemin insanlarında çağdaşlarımıza benzer bir gelişme hevesi de yoktu. Bugün en kalın kafalı bile on yirmi ya da yüz yıl sonra bütün makinelerin en gelişmiş duruma ulaşacağından ve ulaşımın daha hızla yapılacağından kuşkusu yoktur. Trenden otomobile, otomobilden uçağa, uçaktan füzeye gelişme hızla gerçekleştirilmiş, geçmişteki bu gelişim ilerisi için bir garanti olmuştur. 2000 yılının tekniğinin 1970'inkinden kat kat üstün olmayacağını artık kimse aklının köşesinden geçiremez. Bunun tersine 1800 yıllarında sürekli gelişmeye olan inanç yaygın değildi çünkü, sınırlı bir lüksün dışında çoğunluk hep aynı şekilde yaşamışlardı. Bu durumun değişeceğini tahmin edemiyorlardı. Watt' in makinesi fabrikaları işletmek; at, taşıtları çekmek ve rüzgâr da değirmeni döndürmek içindi. Bu ruh tembelliği buharlı makinenin ulaşım araçlarına uygulanmasının elli yıl geciktirdi. Ocağı, kömür yığını ve koca. bacasıyla hantal görünümü karşısında onu ancak sabit bir, makine olarak düşünüyorlardı. Bu koca şeyin bir posta arabasına yüklenip onu çekmesi düşünülebilir miydi? Düzenli) bir hizmeti böylesine sevimsiz bir araca bırakmak ne maskaralıktı!

Lokomotif


Lokomotifi ilk düşünen, daha doğrusu ilk gerçekleştiren Trevithick oldu. 1801'de inşa ettiği ve kendinden öncekilerden daha başarılı bir sonuç alamadığı buharlı arabası hatırlardadır. Bu başarısızlık buharlı lokomotifin mucitini sarstı; sabırsız, ama hünerli bir kişi olduğundan başka şeyler üzerinde çalışmaya başladı. Ancak, emeklerinin büsbütün boşa gitmesini de istemediğinden, bir süre sonra makinesinin ray üzerinde giden arabaya bağlanmasını madencilere teklif etti. İcadını yalnız Merthyr-Tydvil Firması kabul etti (1804), fakat bu büyük bir yarar sağlamadı. Araç, beygirin yerini tutmasına tutuyordu ama, ne ondan daha hızlı gidebiliyor, ne de güven verebiliyordu. Perdahlı bir yüzey üzerinde tekerlekli araçla taşıma, ancak hafif yükler için mümkündü. Çünkü belli bir ağırlık aşılınca, kayma yapıyordu. Mühendisler bu sakıncayı giderici çareler aramaya koyuldular. Bu yoğun çalışmalar, kömürün buharlı araçla taşınması işinin gerçek bir ihtiyaç halini aldığını ispatlamaktadır. Trevithick ve Vivian, artık rahatça lokomotif diyebileceğimiz bu makinenin tekerleklerine çıkıntılar işlemeyi önerdiler. 1811'de John Blenkinsop (1783-1831), ray ve tekerlekleri bir dişli bindirmelik şeklinde imal etmenin gerektiğini ileri sürdü. 1812'de William Chapman (1749-1832), lokomotifi bir yana koyup yol boyunca sabit makineler kurmak, böylece yükü kablolarla ve bu makineler aracılığıyla çekmek gerektiği fikrini ortaya attı. 1813'te Brunton daha da saçma bir fikri, tekerleği bir yana atıp lokomotife atınki gibi ayaklar takılması gerektiğini savunmaya koyuldu. İşin garibi bunları dinleyenler hatta taraftar olanlar da çıktı.Sonunda havadan sözler etmektense rayda kayma işinin ne olduğunu anlamak için deneyler yapmayı düşünen biri ortaya çıktı: Bu Wylam maden ocaklarında mühendis olan William Hedley idi. Lokomotife belli bir ağırlık verildiğinde tekerleğin raya yapıştığını ve kayma yapmadığını gözlemledi. Bunun üzerine Hedley, bütün ağırlığın yük çekmeye harcanması için çift dingilli bir lokomotif inşa ederek, bu aracın ağır yük taşımaya elverişli olduğunu ispatladı. Hedley'in lokomotifinin Wylam'da, Blenkinsop'unki Middleton'da başarıyla işleyince yeni yük taşıma aracı dikkati çekmeye başladı. Makineyi görmek için koşanlardan çoğu mühendis ve teknisyenlerdi Bunlardan biri de Killing-worth taşkömürü ocaklarında teknisyen olan Stephenson idi. Wylam'da 9 Haziran 1781'de doğan George Stephenson'un çocukluğu yoksulluk içinde geçmişti, önce çobanlık yapmış yedi ile on bir yaşları arasında, tarım işçisi olmuştu. Bir süre sonra da babasının çalıştığı maden ocağına kazancı olarak girdi. Görevi, başka birkaç işçiyle birlikte ocağa kömür atmaktan başka bir şey değildi. Buharlı makineye karşı büyük ilgi duymuş ve işleyişini incelemişti. Bu arada aracın değerini takdir etmekle kalmayıp kusurlarını bulmuş, bunları gidermenin çarelerini araştırmaya koyulmuştu, işte çalışmaları bu safhaya vardığında bu konuyla ilgili bilgisinin çok yetersiz olduğunu anladı. Sıfırdan başlaması ve çok şey öğrenmesi gerektiğini itiraf etmek cahil kişilerde büyük bir zekâ belirtisidir. Bu tekniğin temeli olan bilimi iyice incelemeden ve sindirmeden en o ıfoV Kir teknik aelisme yöntemi ya da bir yenilik ileri sürmenin doğru olmayacağını düşünmesi mucit için takdire değer bir davranıştır. Stephenson 18 yaşında okuma "yazma öğrenmeye koyuldu. Sonra da gece kurslarına yazılarak matematik, fizik ve mekanik öğrenmeye başladı. Böylece kendi kendini yetiştiren mucitlerin en önemlilerinden birisi oldu. Halk diliyle yazılmış birkaç bilim kitabı okuyup bir konu hakkında az çok bilgi edindiler mi bilgiçlik taslayan insanlara günümüzde de rastlarız.Stephenson da bu kuralın dışında kalmadı, ama çok zeki bir insan olduğundan Newton mekaniğini yıkmaya varan tasarıları hakkında hayallere kapılmadan önce, yıkmayı kurduğu mekaniği köklü bir şekilde bilmesi gerektiğini anladı. Hemen oğlunun okul kitaplarına sarıldı. Onu, kendisi gibi cahil kalmaması için koleje göndermişti. Kendisi de onun aracılığıyla kolej derslerini izlemeye koyuldu. Newcastle'daki Felsefe ve Edebiyat Derneğinin seminerlerine de katılıyordu. 1820'den başlayarak Edinburg Üniversitesine giden oğlunun teşvikiyle de onunla birlikte üniversitenin kurslarını izlemeye koyuldu. Bilimsel eğitimi, teknik yeteneklerinin düzeyine yükseldikçe mucit dehası meydana çıkmakta ve şeflerinin dikkatini çekmekteydi. O kadar ki, 1814'te Hedley'in makinesiyle ilgilenip bir benzerini Killingworth'da imal etmeyi önerdiğinde, madende artık bir işçiden çok bir mühendis olarak çalışmaktaydı. Stephenson ilk lokomotifini aynı yıl imal etti. Bu, 4 tekerleğin üzerinde monte edilmiş yatay duran bir silindirdi, iki yanında, bir manivela aracılığıyla tekerlekleri çeviren pistonların işleticisi iki ufak silindir daha bulunmaktaydı. 1816'da Stephenson bu prototipi geliştirdi. Tekerleklerin uyumlu gidişini sağlamak için bunları, birleştirici bir devrim koluna bağladı ve ocağın çekimini artırmak için silindirden çıkan buharın bir bacayla dışarıya atılmasını sağladı. 1817'de yeni bir model sundu. Bunda kazan, bir basmatulumba aracılığıyla sürekli olarak su almaktaydı. 70 ton yükle dolu vagonları 8-10 km. hızla götüren bu son lokomotif Killing-worth demiryolunda on yıl hizmet gördü. Bu başarı Stephenson'un madenden ayrılıp bir lokomotif fabrikası kurmasına yetecek kadar büyüktü ve mucit 1822'de Newcastle'da fabrika açtı. İlk önemli siparişini 1825'te aldı: Newcastle'ın güneyinde, birbirinden 39 km. uzakta bulunan Stockton-Darlington şehirleri arasındaki demiryolu için üç lokomotif... Hat büyük bir törenle açıldı. 90 ton yük alıp saatte 20 km. hızla gidecek olan lokomotife 'resmi zevatı' ve müzikçileri taşıması için bir de vagon bağlandı. İlk yolcu treniydi bu. Treni atlıların izlemesine karar verilmişti, ama o dönemde 40 km. gibi inanılmayacak bir hızla bayırı inerek atları pes ettirdi.

Morse Telgrafı


1793'te Convention Meclisi, Claude Chappe'inkini resmen tanıdı diye öteki mucitlerin kabuklarına çekildiklerini ve kendilerini yenilmiş saydıklarını sanmamalıyız. Mucit her şeyden önce inançlı kişidir. Dehasına çılgın bir güven vardır ve hatta bir rakibin başarısı bile kendisinin yanlış yolda olduğuna inanması için yeterli değildir. Öyle ki, Chappe şebekesi kurulup işletilmeye başlandığı halde, optik telgrafın en iyi yol olmadığına, ses ve elektriğe dayanılarak daha verimli sonuçlar alınabileceğine inananlar, kanılarına uygun araştırmalarını sürdürmeye devam ettiler. Özellikle elektrikli telgraf birçok muciti meşgul etmekteydi. Çünkü gece ve sisten etkilenmeyişi, düzenli kullanılmasını ve güvenilir bir araç olmasını sağlayacak bulunmaz bir nitelikti. Böyle düşünenlerin başında Georges Lesage (1724-1803) gelmekteydi. Meydana getirdiği her biri alfabenin bir harfini yollayan 24 tellik makineyi 1774'te denemeye koydu. Ucuna bağlanan bir elektrostatik makineyle elektriklenmiş olup öbür uçta bulunan ufak bir topu itmekteydi. Bu sistem değişik şekiller altında Fransa'da Lomond, Almanya'da Reiser, İspanya'da Bettancourt, sonra da Salva tarafından denendi. Bunların iki ortak kusuru vardı: Önce, elektriklenmiş maddelerin itilmesi makinenin alıcı kısmında karışıklıklar çıkarmaktaydı, sonra daha da önemlisi, elektrostatik deşarj, pratik olmayan bir araçtı. Bu, 1800'de Volta pillerinin icadından sonra daha belirli olarak meydana çıktı. Bu pil, araştırmacıların emrine sürekli bir akım vermekteydi. Bundan ilk yararlanmasını bilen Bavyeralı bilgin Soemmering oldu. Onun da makinesinde Lesage'inki gibi 24 hat vardı ve bunların her birinin karşı ucu bir voltametreye bağlı duruyordu. Gönderilen harfler, o harflere karşılık olan voltametrenin içinde meydana getirdiği baloncuklardan anlaşılıyordu. Makine henüz işe yarayamayacak ilkellikteydi ve kullanılır hale gelmesi için daha birçok icatların yapılmasını beklemek gerekti.Bu buluşlar 1819 -1833 yılları arasında yapılan elektrodinamik konusundaki icatlardır. Bu alanda Oersted. Ampere ve Faraday gibi büyüklerin adları duyuldu. Bu kişilerin araştırma ve icatları sayesinde telgrafçılar elektro-mıknatıs gibi kımıldayan toplarla ya da pilde oynaşan baloncuklarla kıyaslanmayacak duyarlıkta bir araç elde ettiler. Mıknatıs konusunda araştırmalar da yapmakta olan büyük Matematikçi Gauss, Fizikçi Weber'le birlikte 1833'te Goetingen'de bu ilkeyle işleyen bir elektrikli telgraf istasyonu kurdu. Bu alıcı aynalı bir galvanometre olup mesajları yansıyan ışıklar şeklinde alıyordu. Bu ilkeyi Gauss ve Weber'le aynı zamanda başkaları da kullanmaktaydılar: Rusya'da Schilling, (1786-1837), İskoçya’da Ritchie ve Alexander... Aynı ilkeye dayanan bu çalışmaların ayrı yerlerde ve aynı zamanda sürdürülmesi elektrikli telgrafın verilerinin birleştirilmiş ve kafalarda imgelenmiş olduğunu ispatlamaktadır. Bilim adamları gerekli öğeleri getirmişlerdi, iş teknisyenlerin hüner ve yaratıcılığına kalmıştı. Güçlü hayal ve hüner sahibi mucitler hemen hemen bütün büyük ülkelerde bulunduğundan telgrafla ilgili bir yığın projeler meydana getirilmekteydi. İngiltere'de, Schilling'in deneylerini izlemiş olan Cooke adlı bir öğrenci Charles Wheatstone (1802-1875) adlı bir bilginin yardımıyla 1837'de kadranlı bir telgraf imal etti. Bunda harfler galvanometrenin beş iğnesiyle gösterilmekte ve bu iğneler vericinin maniplesine aynı sayıda telle bağlı bulunmaktaydı. Almanya'da, Münih Üniversitesi fizikçisi Cari Steinheil (1801 -1870) pilin yerine iki yönde akım veren bir endüktör kullandı. Ve bu iki akımı bir elektromıknatısın üzerine uyguladı. Makine gerektiği gibi işletildiğinde, alıcıda elektromıknatısların karşıtlı sapmaları görülüyordu. Bunlara birer kalem bağlanıp önünde bir kâğıt şerit çevrildiğinde, kâğıda şekiller çizilmekte ve bunlar önceden tespit edilen kotlarla yorumlanabilmekteydi. 1837-1838 yıllarında Steinheil bunu bir millik uzaklıkta denedi. Cooke'unkine olan üstünlüğü tek telle işlemesiydi ve akımın dönüş teli de kaldırılmıştı. Mucit-bilgin toprağın dönüş iletkenliği görevini yapabileceğini bulmuştu. Amerika'da telgrafçılık alanına atılan kişi bir öğrenci ya da bir bilim adamı değil, ünlü bir ressam oldu: Samuel Morse. 27 Nisan 1791'de dünyaya gelmişti. O da Fulton gibi sanata İngiltere'de ve Benjamin West'in desteğiyle atılmıştı. Yoksulluk ve türlü mutsuzluklarla geçen yıllardan sonra A.B.D.'nin resmi ressamı olmuştu. Tumturaklı ve usta fırçasıyla ülkesinin önemli tarihi olaylarını tuvale aktarmaktaydı. Bundan başka Washington, La Payette, Monroe gibi ünlü general ve siyaset adamlarının portrelerini yapmıştı. Öyle ki, 1829'da Fransa'ya geldiğinde bir ünlü kişi sıfatıyla akademi artistleri ve siyaset adamları tarafından karşılandı.Bununla birlikte adını ölümsüzleştirecek olan hikâyesi, 3 yıl sonra Amerika'ya dönmek üzere bindiği Fransız gemisi Sully'de başladı. Orada, öğrenimini Fransa'da yapmış olup belki de hatıra diye ülkesine bir elektromıknatıs götürmekte olan vatandaşı genç kimyacı Charles Jackson ile tanıştı. Bu araç hakkında gemide yapılan tartışmalar Morse'un ilgisini çekti. Ancak, bir ressamdan beklenmeyecek kadar bu konulara yakınlığı olsa gerekti ki, geminin kaptanına gerçek bir kehanet diye niteleyebileceğimiz şu sözleri söylemişti: "Kaptan, günün birinde telgraftan dünyanın harikalarından biri diye söz ettiklerini duyarsanız, onun 13 Kasım 1832'de Sully'de icat edildiğini hatırlayın." Havadan bir söz mü? Sanatçı düşleri mi? Bunları söyleyemeyiz. Çünkü 1837'de, İngiltere'de Cooke ve Wheatstone, Almanya'da Steinheil, kendi icatları olan telgrafların beratlarını alırlarken, New York'ta resim sanatı profesörü olan Morse da aynı formalitelerle meşguldü. Makinesi kısa bir süreden beri birçok ülkede kullanılanlara benzer bir mekanizmaya sahipti: Dokunulduğunda elektriklenip devreyi kapatan eksenli bir maniple, alıcıdaysa elektromıknatıs tarafından çekilen oynak bir armatür ve bunun bir kâğıt şeridi üzerinde bıraktığı izler... Çalışmalarına Mühendis Alfred Vail da katılmış ve mucite bazı çok yararlı bilgiler vermişti. Bunlardan en önemlisi bugün Morse dediğimiz alfabe konusuyla ilgili olanıdır. Morse telgrafını dünyanın çok kısa bir sürede benimsediği ve fabrikatörlerin imal etmek için birbirleriyle yarışa başladıkları sanılmasın. Gerçekten, Cooke-Wheatstone ya da Steinheil'inkinden belli üstünlükleri yoktu. Kaldı ki bir ressamın, bilginlerin alanına burnunu sokmasını kimse hoş karşılamıyordu, İngiltere işi teknisyenliğe döküp zavallı Cooke'u uzaklaştırmış olan Wheatstone'dan başka kimseye güvenmeye niyetli görünmüyordu. Almanya da yalnız Steinheil'i tutmaktaydı, Fransa ise hâlâ Chappe'dan vazgeçmiyordu. Morse'a da başkent başkent dolaşıp hükümetlere, icadıyla ilgilenmeleri için dil dökmek kalıyordu. 1848'de İngiltere'deki birçok demiryolu şirketi Wheatstone'un sistemini uygulamaya başlamıştı bile. Ve yalnız ulaşımda kullanmakla yetinmeyip halkın hizmetine de sunmuşlardı. Öte yandan Bavyera'da Steinheil, Prusya'da karmaşık ve güç bir sistem olan Siemens-Halske kullanılmaktaydı. Avusturya, Wheatstone'un bir değişik şekli olan Bain sistemini kabul etmiş. A.B.D.'deyse Morse, Senato'yu sonunda ikna edebilmiş ve Meclis, Washington-Baltimore arasında (64 km.) bir hat kurulması için 30.000 dolarlık kredi verilmesini kabul etmişti. Bu kararın tarihi, deneyin de yapıldığı 24 Mayıs 1844' tür. Morse, jüri ve davetlilerle birlikte Washington'da bulunuyordu. Vali ise Baltimore'daydı. Genç bir kız İncil'i açtı ve şu başlığı okudu: "Tanrı neyi yarattı?" Morse, Baltimore'a bu cümleyi iletti ve Vail derhal aynı şeyleri geri gönderdi. Karşılığın çabukluğu inançsızların duraksamalarını bir anda sildi ve Baltimore'dan bir ailenin, telgrafla akrabalarına sağlık haberini göndermesi üzerine taşkın heyecan gösterilerine dönüştü. Morse'un kaderi yeni bir şekil almıştı. Elbette, her büyük icattan sonra olduğu gibi aleyhine üst üste davalar açılacaktı, ama mucit başardığına ve zamanın kendi lehine çalışacağına emindi. Morse'un karşılaşacağı en büyük güçlük, kendisinin de tahmin ettiği gibi, kurulmuş olan tesisleri yıkmaktı. Gerçekten uygar ülkelerin çoğunda telgraf bir süreden beridir işlemekteydi, öyle ki, büyük masraflarla meydana getirdikleri tesisleri, yeni bir makine için bozmaya hiç biri niyetli görünmüyordu. Steinheil değerli bir bilgin olduğu kadar mert karakterli bir insandı. Rakibinin sistemine ilk katılan o oldu. Böylece Alman şebekesi Morse'la donatıldı ve 1850'de 2.400 km.'yi aştı. Hollanda şebekesi 1845'te ve Morse'un, Wheatstone'u güçlükle yendiği Belçika şebekesi de 1847'de açıldı. Aynı tarihte fizikçi ve siyaset adamı Carlo Matteuci (1811-1868) İtalya'yı önce kadranlı bir makineyle, sonra Morse'la bu devreye kattı. Onu 1850'de Rusya, 1852'de İsviçre, 1845'te İspanya izlediler. Ya Fransa? Geleneksel Chappe'a sıkı sıkı sarılmış olan hükümet ve yöneticiler elektrikli telgrafın ateşli taraftarlarının şiddetli yermelerine inatla karşı koymaktaydılar, İngiltere'de Wheatstone'un, Bavyera'da Steinheil'in sistemleri güzel güzel işliyor, Amerika'da Morse'un New York-Baltimore hattının başarısının yarattığı heyecanın yankıları ta oradan duyuluyor ve Fransa durmuş, Chappe kulelerini geliştirmeye bakıyordu. Bu utanç verici gecikmeye şiddetle dikkati çeken Arago oldu. Bu konuda nasıl olduysa, demiryolundakinden daha sağduyulu bir davranışı benimsemişti. Böylece, 1844 yılında, Paris-Rouen arasına bir deneme hattı çekilmesi için 240.000 franklık bir kredi verilmesi kabul edildi ve işlerin yönetimine Mühendis Louis Breguet (1804-1883) atandı. Bu ad, yüzyılın en ünlü saat ve Chappe araçları yapımcısı Abraham-Louis Breguet'den (1747-1823) ötürü saygıyla anılmaktaydı: Torunu Louis Breguet bu ünü hem pekiştirmiş, hem bilgin soyunun devamını sağlamıştı. Oğlu Antoine Breguet (1851 -1882) sanayi elektrikçilikte ün yapmış ve torunu Louis Breguet, havacılığının öncülerinden ve kahramanlarından biri olmuştur. Paris-Rouen hattını kurmakla görevlendirilen Breguet'nin her şeyden önce çetin bir sorunu çözümlemesi gerekiyordu. Telgraf idaresi müdürü Alphonse Foy, servislerinin bu faaliyete yardımcı olmalarını ilke olarak kabul etmekle birlikte, kurulacak istasyonun, Chappe'ın işaretlerini vermesini şart koşuyordu. Breguet bu kalın kafalıyla mücadeleden yılmadı ve onu, iğneleri Chappe'ın hareketlerini tekrarlayan bir kadranlı makine göstererek kandırdı. Paris-Rouen hattı yenilik taraftarlarını haklı çıkarttı. 1846'da yeni bir hattın (Paris-Lille) kurulmasına karar verilmesi, Fransa'nın da elektrikli telgraf çevresine katıldığına işaretti. Zaten Foy-Breguet sistemi sekiz yıl sonra değiştirildi ve Morse kabul edildi, öte yandan kadranlı Breguet telgrafı demiryolu şirketlerince yüzyılın sonlarına kadar kullanıldı. A.B.D. telgraf telleriyle örülüyordu. Bunların uzunluğu 1855'te 45.000 km.'yi bulmuştu. İngiltere dışında Avrupa ve dünyanın çoğu ülkeleri Morse makineleriyle donanmıştı. Yaşlı mucit hayatının son yıllarında üne, huzura ve servete kavuşmuştu. Kendisine bir ata gibi saygı gösteriliyor, madalya ve onurlar veriliyor, akademiye seçiliyor, kendi heykel -anıtının açılış töreninde bulunuyordu. 2 Nisan 1872'de öldüğünde adı, bir özel ad olmaktan çıkmış, cins 'isim' olarak sözlüklere girmişti.

Volkswagen Tarihi


1900 yilinda , Paris fuarinda büyük ilgi kazanan ve elektrikle çalisan Lohner-Porsche Elektorchaise diye anilan aracin, dizayn ve imaline yardimci olan Dr. Ferdinand Porsche`nin o tarihe kadar, normal çalisan sinif insanlar için mükemmel bir araba dizayn edip imalatini yapmak, her zaman için en büyük amaci olmustu.
Dr. Porsche, kendi ekonomik aracini yaratmak için, sürekli olarak yaninda çalisanlarin, kendisine destek vermelerini saglamak amaciyla, onlarin ilgisini hep bu konuya çekmeye çalismisti. Fakat, sürekli olarak inatçi idare tarafindan geri çevrilmesi ve kötü sansindan dolayi, bunu gerçeklestirememisti. Birkaç kez bu rüyasini gerçeklestirmeye çok yaklasmisti ki, bu sefer de Almanya`nin sallanan ekonomisine maglup oldu.
Fakat bu sefer her sey daha farkli idi. Ona yardim eden Avusturya`li bir arkadasi vardi. Öyle bir arkadas ki ona bütün Alman halki güvenecekti. Bu sefer Dr. Porsche`nin amaci gerçeklesebilirdi. Kitle halindeki sivil araçlarin (veya muhtemelen askeri araçlar) seyahat etmeleri için, basbakan tarafindan yaptirilan otobanlari, artik Alman halkininda kullanma olanagi dogabilirdi.
Dr. Porsche ve Adolf Hitler arasinda yapilan birçok toplanti esnasinda, yeni halk arabasi (Volkswagen) ile ilgili fikir alis verisleri yer aldi.22 Haziran 1934`de bir kontrat imzalandi. Noktali çizginin üzerini imzalamak kolay tarafiydi. Hemen Almanya`nin yeni liderine uygun yeni bir araç yaratmak için ciddi çalismalar basladi.
Her zaman ekonomik bir araba imal etme isteginde olan Porsche, daha önceki çizim ve fikirlerine dönebilecekti. Bu tamamiyle yeni bir baslangiç olacak degildi. Bu projenin en zor tarafi, maliyeti çok düsük tutabilmekti. Hitler bu arabanin her Alman vatandasinin alabilecegi kadar ucuz olmasini emretmisti, ortalam 900 Reichsmark (o zamanin Alman para birimi).
Bu projenin maliyetini, belirlenen degerde tutabilmek için, Porsche Stuttgart`taki evinin garajini atölye olarak kullandi. Ilk prototipi imal etmek için, gerekli makineleri monte etti. Bir arabanin kalbi ve ruhu motorudur ve bu yeni aracin, gelistirilmesindeki en önemli etken de maliyet idi. Böylece çesitli dizaynlar denenerek, su veya bu nedenlerden dolayi terkedildi. Ilk prototip V1 sedan (kasa Peutter Coachbuilder) ve V2 Cabriolet (kasa Dravz Coachbuilder) modellerinde çesitli motor tipleri denendi. Bunlar iki silindir-iki zamanli, iki silindir-karsilikli-dört zamanli, üç silindir ve dört silindir-karsilikli-dört zamanli modeller idi. Bütün bu modeller, ya maliyeti yüksek veya güvenirsiz oldu.

Neticede, Porsche Mühendislik firmasinda çalisan Avusturya`li Franz Xaver Reimspiess`in dizayni olan dört silindir- karsilikli -dört zamanli motor ölçülere oturdu. Hatta Reimspiess bu dizaynindan ötürü, Porsche tarafindan 100 Reichsmark ile ödüllendirilmistir. Bugün hala daha kullanilan orijinal VW ambleminin dizaynindan dolayi, 100 Reichsmark tutarinda bir ödül daha almisti.

Inanmasi zor fakat hergün milyonlarca kullanilan, meshur dört silindirli VW motoru, Reimspiess tarafindan ilk olarak 1934 yilinda dizayn edilmisti. Bu ilk modeller sadece 22 beygir gücünde ve 984 cc idi. 1936 yilinda prototip V3 serisi araçlarda kullanilan bu motorlar ile saatte 64 mil hiz yapilabiliyordu. Prototip V3 serisinin kasalari, Almanya`nin Stutgart kentindeki Daimler Benz firmasi tarafindan imal edilmisti.

VW30 serisi, bir sonraki filonun yol göstericisi olarak imal edildi. yine bu serinin kasasida, Deimler-Benz tarafindan imal edilmistir. Bu seride, yine ayni 22 beygirlik motorlar kullanildi. Bu imalat ve test süresinde gizlilik gerektiginden bu araçlar, sadece Alman SS subaylari tarafindan test ediliyordu. Her araç, test sirasinda uzun bir yol sürüsüne tabi tutuldu (ortalama 50.000 mil) ve her bir araç, çok iyi birer imalat olduklarini kanitladilar.

VW36 serisi ile kapasite 1 cc artirilarak 985 cc ye çikartildi ve yapilan tadilat ile de sogutma sistemi gelistirildi. Bu Reutter kasali VW36 serisinin 65 mil saatte hiz yapmasina imkan tanidi. ikiye bölünmüs arka cam modeli de bu kasa dizaynina eklenmistir. Porsche`nin Amerikan otomobil imalat metodunu arastirmak için yaptigi Amerika seyahatinden sonra, yeni menteseli kapi sistemi (önceleri geriye dogru açilan kapilar) uygulandi. Bagaja ve benzin deposuna daha kolay ulasilmasi için, ön kaput aracin ön kismina kadar gelen bir uzunluga getirildi.
Yeni halk arabasini, herkesin alabilmesine imkan tanimak fikrine bagli kalinarak, bir tasarruf plani düzenlendi. Bu plana göre, bu program için imza atmis olan herkes, her bir pulu 5 Richsmark tutarinda olan 50 pulluk tasarruf defteri aldi. Bu programin kurallarina göre, haftada en az bir pul satin alinarak bu deftere yapistirmak gerekiyordu. Toplam degeri ortalama 990 Reichsmark olan bes defteri pullar ile dolduran bir tasarrufçu, Volkswagen fabrikasina gidip aracini teslim alma hakki kazanacakti. Fakat bu program ikinci dünya savasi nedeniyle iptal edildi.
Hitler, bu araçlarin imalatini erken bir zamanda baslayacagi propagandasini sürdürmeyi devam etti. Fakat kendisinin dünyayi fethetme arzusu içinde oldugunu ve halkin araçlari için beklemesi gerektigini belirtmeyi, ne yazik ki unuttu.
26 Mayis 1938`de Volkswagen fabrikasinin temeli atildi. Ve imalat 1940`da muharebe tipi araçlar ile basladi. Genellikle bu imalat Kubelwagen (Alman Jeep`i ) idi. 1943`de bu Alman Jeepleri için daha fazla güce ihtiyaç duyuldu. Motor kapasitesi 25 beygirlik güç veren 1131 cc`ye çikarildi. Bu motor 1953`e kadar bütün Volkswagen`lerde kullanildi.
Savas 1945`de sona erdirildi. Fakat Wolfsburg`daki Volkswagen fabrikasinda büyük hasar vardi. Müttefiklerin bombardimani sirasinda, fabrikanin üçte ikisi yikilmisti. Sans eseri fabrika Ingiliz isgal bölgesi içinde idi ve tamir edildi. Müttefiklerin acilen tamir edilmis ikmal araçlarina ihtiyaci vardi. Buhizmeti Volkswagen fabrikasi gerçeklestirdi. Ayrica müttefik ordularinin, personel tasima ve barisi korumalari için daha çok araca ihtiyaçlari vardi. Albay Hirst bu fabrikayi çalistirip, yapabilecek kadar araç imal etmeyi önerdi. Böylece ise ve yiyecege çok ihtiyaci olan Alman vatandaslarina, bir olanak saglanacakti. Böyle yapmak ile harabeler içindeki Wolfsburg sehri yeniden dogdu ve bir zamanlar komik görüntüsü yüzünden ona gülünüp küçümsenen bu araba, kendi erdemleri ile dünyayi fethetmey çikti. Bu hikaye bir masal gibi gelir, fakat oldukça gerçektir.
1948`de Ingiltere, fabrikayi tekrar Almanya`ya tahsis etti. Fabrikanin yönetimine Heinz Nordhoff getirildi. Heinz, sadece Alman halki için degil, bütün Dünya için kaliteli ve uygun maliyetteki bu arabanin üretimine büyük hiz verdi.
Hollandali bir Volkswagen acenti olan, Ben Pon 1949 yili baslarinda, Heinz Nordoff tarafindan Amerika'ya göderildi. Pon'un görevi Volkswagen için Amerika'da bir pazar aramakti. Pon Amerika'ya 1948 imalati bir de Volkswagen götürmüstü. Birçok otomobil acentesine yapilan ziyaretlerden sonra geri çevrilen Pon, otel masraflarini ödeyebilmek için Volkswagen'i satip geri döndü. 1949 yili sonlarinda Heinz birde kendisi denemek için Amerika'ya gitti. Bu sefer Heinz sadece fotograflar ve çizimler götürdü. Neticede Max Hoffman isimli büyük bir otomobil acentini, Volkswagen'i de listesine eklemeye ikna etti. Böylece artik Volkswagen'de Amerikan otomobil piyasasina girdi.
1954,de motor kapasitesi 1192 cc'ye, beygir gücüde 30'a çikarildi. 1954 sonlarina dogru motorun sikistirma orani artirilarak 36 beygirlik güç elde edildi. 36 beygirlik versiyon 1960 yilina kadar kullanildi. Volkswagen'i güçsüz bulan müsterilerin istekleri dogrultusunda, 1961 de motor yine sikistirma oranini artirmanin yaninda, yapilan bazi degisiklikler ile 40 beygire çikartildi. 1966 yilinda 1300 VW (1285 cc) 50 beygir gücü ile tanitildi. 1967'de motor kapasitesi ve beygir gücü, bir kez daha artirildi. Bu sefer 1493 cc olan motor 53 beygir güç veriyordu. Ayni yil elektrik sistemi'de, 12 volt'a çikarildi. Motor kapasitesi birkaç yil ayni kaldiktan sonra, 1585 cc ve 57 beygirlik motor tanitildi.
1956 yilinda Amerika'da EMPI isimli bir firma, Volkswagen'in görünümünü degistirmek ve motorunu güçlendirmek için bazi aksesuar ve motor kit'leri üretti. 1975'de ise içerigi sadece Volkswagen'ler olan Dune Buggies and Hot VWs isimli dergi, Subat sayisinda "Californian Look" veya kisaca "Cal Look" denen bu tip Volkswagen'lere genis yer verdi. Cal Look Volkswagen'lerin özelligi ise, tüm nikelajlarin sökülmesi (tamponlar dahil), Volkswagen'in 3- 3 1/2 inç alçaltilip BRM model jant takilip, motorun güçlendirilmesi idi. Derginin bu sayisindan sonra ucuz, saglam ve ekonomik olan Volkswagen'i tercih eden kolej ögrencileri arasinda, bu Cal Look stili çok tutuldu. Böylece Kaliforniya'dan tüm Amerika'ya ve oradanda tüm dünya'ya bu akim yayildi. Bu akimin yayilmasi neticesiyle, basta Kaliforniya'da olmak üzere, birçok yan sanayi firmasi, Volkswagen'ler için aksesuar ve motoru güçlendirmek için, birçok yüksek performans yedek parçalari üretmeye basladi. Günümüzde bu yüksek performans parçalar kullanilarak VW motorundan 600 beygirlik güç almak dahi mümkün oldu.

Londra


Londra, İngiltere'nin ve Birleşik Krallık'ın başkenti. 0 derece meridyeninin geçtiği Greenwich Londra yakınlarındadır.
Londra dünyanın en önemli iş ve finans merkezlerinden biridir. Yaklaşık 8 milyonluk nüfusuyla AB'nin en kalabalık kentidir. Bağlı yerleşim birimleri ile birlikte (Greater London) nüfusu 12-15 milyondur. Km²'ye 4.573 kişi düşmektedir. Avrupa'da en fazla beyaz ırk harici insanın yaşadığı şehirdir. 300'den fazla farklı dil konuşulmaktadır.
Uluslararası turizmin kesişme noktasıdır. Dünyanın en kalabalık hava trafiği Londra hava trafiğidir. 5 uluslararası havaalanı bulunmaktadır. Bunların en büyüğü Heathrow'dur. Heathrow dünyanın en fazla uluslararası yolcu taşıyan havaalanıdır [1].
En önemli turistik mekanları, Parlamento Binası, Tower Bridge, Tower of London (Londra Kulesi), Buckingham Sarayı, Trafalgar Meydanı ve London Eye'dır (Londra Dönmedolabı). Londra, Merkez şehir (City of London) ve 32 ilçeden oluşur.
Yeşili bol olan bir şehirdir. Londra'da 143 adet kayıtlı park ve bahçe vardır. Thames Nehri şehri ikiye böler.

tracker

Technorati

Add to Technorati Favorites